Üç Ceket

Baskı Daha

“Şehit İlker Korter” kaçıncı defadır bilinmez, yine Karaköy İskelesi’ne yavaşça yanaştı. Kalabalığın içinden itile kakıla iskeleye adımını attı. İskelenin çıkışında simitçi Yako’dan her gün olduğu gibi taze simidini paketletti ve ağır adımlarla Galata sokaklarına daldı. Şehir daha uyanmamıştı ama, saat:07:30 olmuş, dükkanlar ve sokaklar kalabalığı bekler gibiydi.

 

Kim bilir kaç yıldır bu sokaklar, kimlerin adımlarıyla aşınmıştı? “Kardeşler” deri ne zamanın dükkanıydı? Babası anlatırdı, orada dedesinin av hayvanı kürkleri sattığını, İtalyan müşterilerin geldiğini, Anadolu’dan toplanan yaban hayvan derilerini onlardan alıp gittiklerini, bazı aylar 4 bin-5 bin kürkün verildiğini, sokak başındaki pompacı dükkanının o zamanlar onların mağazası olduğunu, şimdiki dükkanın ise depoları olduğunu, babasının Torosları avucunun içi gibi bildiğini, nerede, hangi mevsim, hangi kürkün toplandığını, hatta sayısını bildiklerini, dedesi ve sonra babası “Dimitri Bıçakçı” anlatırdı. “Bıçakçılar” bu işlerin o zamanlar başı idiler.

 

Adım adım sokağa yaklaşınca zorla eğilip cebinden çıkardığı o üç anahtarla, küçük kepengin üç kilidini açtı. Çok severdi bu kepenk gürültüsünü, sokağı uyandırırdı sanki. Kepengi sarınca şöyle üç veya dört metre var yok karşı kaldırıma geçip vitrinini seyrederdi. Adet edinmişti, sebebini kendi de bilmiyordu. Küçük dükkanın kapısını açar, ama içeri girmeden karşıdaki çaycı Refik’ten çayını alırdı her sabah. Sonra tekrar dükkanın önüne gelir açık kapının pervazına yaslanır, bu kez sokağa dönük çayını yudumlardı. Çaycı Refik sokağın ondan önce gelen tek sakini idi. Yudumladığı o çay ile nedenini bilmeden dedesini, babasını, kardeşlerini hatırlardı. Sessizce onlarla küçük sohbetini yapar, sonra dükkanın eşiğinden içeri günün ilk adımını atardı.

 

O gün de öyle yaptı, ancak bu kez girişte vitrine pek dikkatli bakmıştı. Üç ceket aylardır vitrinde duruyordu. Değiştirmemiş, mankenlerin üzeri bile tozlanmıştı. Gelen gidenlerin sayısı da artık azalmıştı, yoksa senelerin Galata Sokağı kullanılmaz mı olmuştu? Tuhaftı bugün ceketlere bakarken, sokağın başlarına göz attığında  bu sokak ne kadar kısa diye düşündü. Ne küçüktü bu sokak? Başını sağa sola salladı, şaşırmıştı. Eskiden de sokağın yukarı ucu kiliseye bakıyordu, aşağı ucunda da onun kadar yaşlı mahalle camii duruyordu. “Allah Allah” dedi, hiç böyle görmemişti sokağı.

 

Ya dükkana ne demeli? “Ulan, bu dükkan bu kadar küçük mü idi?” Ne tuhaf! 110 cm’lik cam vitrine, 80 cm’lik kapıyı ekle, 2 metre bile olmayan bu dükkana her gün üç kilit vuruyordu.

 

Düşündü, hani! Küçükken babası anlatırdı ya, depoya yığardık deriyi, balyalar üst üste. Bir gün balyaların üstüne çıkmıştı da, uyuya kalınca onu bütün gün aramışlardı. Gece olupta sokaktan el ayak çekilince ve kendisi de derin uykudan uyanınca, babası ile kardeşlerini dükkanın kapısının önünde bekler bulmuştu. İşte! O depo burası mı idi? O koca depo, o dev gibi mağaza, çalışan iki işçi, ağabeyi ve kardeşi, babaları ile  nereye sığarlardı o zaman?

 

Bunca zaman geçmişti, hadi kendisi küçüktü de, boyu bosu olmadığından böyle gözüktü desek, öyle de değil. Hatırladığı zamanlarda da 7-8 yaşlarında idi. Şimdi yaşı gelmişti 70’e, ne kalmıştı birkaç ay. Neden fark etmemişti? Neden bugün küçücüktü bu dükkan? Kalmak istemedi içeride, hızla kapının pervazına yöneldi. İki adımda tekrar karşı kaldırıma geçti, çaycı Refiğin oturaklarından birine kendini tekrar attı, vitrine üç cekete baktı, baktı.

 

Günlerdir tek satışta yoktu. Vitrin camında ceketlerde sanki babası, kardeşi ve abisini görür gibi oldu. Canı bir sigara daha içmek istedi. Hiç içmezdi sabahları ikinci sigarayı. Olsun, bugün öyle oldu diye düşündü.

 

O düşünceler içinde iken; vapur sesi sabahın sessizliğini bozdu. Yeni yolcularla belki sokağın sakinleri gelecekti. Komşu kırtasiyeci kapalı, pompacı kapalı, kepenkler inmiş, geceden kalmış çöpün döküntüsü, gece karanlığında işenmiş bir duvar dibinde,uzayıp giden sidik izleri. “Allah, Allah! hiç böyle değildi bizim sokak” dedi kendi kendine.

 

Üç ceket neden duruyordu aylardır vitrinde. Bugün aileden ayaktaki tek ceketli o kalmıştı, kardeşlerinin çocukları da Yunanistan’a gitmişlerdi yıllar önce. O zaten evlenmemişti, yalnızdı İstanbul’da. O, İstanbul ile evliydi, babadan kalan Bahariye’deki ev, Kadıköy İskelesi, sokak başında pilavcı Süleyman, şerefli hamamı, kaymakamlık binası nereye gitse, onlarla evliydi.

 

Kardeşler ve baba; üç ceket, üç kilit.

 

Kapalı çarşıda eski birkaç dost, iyi ustalar, düzgün vicdanlı arkadaşlar; onlardı sanki dükkanın esas sahipleri bugün. Onların yaptığı ve kendisinin sattığı 40-50 deri ceket onu, bir Haliç’in, bir boğazın öbür tarafına taşıyordu.

 

Ah İstanbul! Kapalı Çarşı’dan Galata, Galata’dan Kadıköy. Üç yakanın arasında bıraktı onu. Üç de ceket vitrinde, Atsan atılmaz, satsan satılmaz.

 

Öğleni zor etti o gün, yandaki berber Muhammet’e anahtarı bıraktı. O cüce çırağı iyi çocuktu. Hemen çarşıya uzandı. Ustalarla arnavut ciğeri ve bira, hepsinin gençlik anılarını canlandırdı. Heyecandan mı bilinmez kıpır kıpırdı kalbi. Tramvayla Eminönü-Karaköy yapabilirdi. Çocukken küçük adımlarla zor bela yürüdüğü Galata köprüsünü o günler gibi hızlı yürüyemedi. Babasının peşinden, o yürürken, o koşardı köprüde. Şimdi bırakın koşmayı, zor bela dizleri ağrıyarak adımlıyordu köprüyü. İskelenin oradan dönünce sokağına ulaştı. Çırak kapının önünde idi. Koşarak sokağın altına indi. “Usta, usta satış yaptım” dedi. Elini tutarak, elindeki paraları verdi, dükkana geldiklerinde vitrin bomboştu. Üç ceketi de üç Rus turist almıştı. Parayı saymadan çırağın harçlığını vererek cebine koydu. O gün iyi bir iş olmuştur. Aylardır satılmayan seyrettiği üç ceket gitmişti. Mankenlerden birinin üzerine rastgele bir ceket koydu, “Yarın yeni vitrin yaparım” dedi.

 

Birileri erken gidişini sorarsa diye sessizce, bu kez gürültüsüzce ikindi saatlerinde kepengi indirdi. Üç kilidi vurdu. Karşıdan bakan Refik’e sus işareti yaparak, gideceğini belli etti. Koşar adımlarla sokağın başından kayboldu.

 

Ertesi günü çaycı Refik, pompacı, Berber Muhammed, cüce çırak İdris öğlene kadar onu beklediler. Akşam olunca “arayalım soralım” dediler, hiç sormamışlardı ki, “Bahariye’de nerede oturuyorsun?” diye sormamışlardı. Bilmiyorlardı ki adresini, telefonunu…

 

Haftalar sonra bir delikanlı geldi, sokağa az anlaşılır Türkçesiyle komşulara anlattı, “Sotiris Bıçakçı” ölmüştü.

 

Üç ceket İstanbul’dan Rusya’ya gitmişti, üç ceketten sonra, tek ceket te ailenin yanına.

 

Dükkan toplandı.  Satılık yazıldı, İSTANBUL’a.

 

 

 

Nadir Elibol

26 Ocak 2009

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.