Size Hayranım

Baskı Daha

12 Eylül 1980, askeri darbe ile sözüm ona sağ sol olayları önlenmiş, Devlet Atatürkçü bir çizgiye geri getirilmeye çalışılmış, ancak yıllar sonra göreceğiz ki, solcular öldürülürken, yok edilirken, sağcı denilen ülkücüler de hapisler de sürünürken, dinciler daha sonraki yıllarda FETÖcü olacakların yayılacağı ve gelişeceği bir zemin hazırlanıyormuş.

Genel Kurmay ve Millî Savunma Bakanlığı’nda askerlik yapınca, pek çok paşa ile karargahta çalışma imkanı buluyorum. Askeri darbenin önemli simalarından MSB Müsteşar Yardımcısı Korgeneral İsmail Hakkı Akansel ile Dış Tedarik Şubesi’nde (önemli) asteğmen olarak mesai yapmışım. Askerlik bitince büyük bir heyecan ile Bakanlıktaki Müfettişlik görevime dönüyorum. Teftiş Kurulu’nda ilk günlerim, müfettiş Atilla Koruyan Personel ve Eğitim Genel Müdürü oluyor, yanına tedviren Personel ve Eğitim Genel Müdür Yardımcısı olarak beni atıyorlar. Müsteşar yardımcısı Oğuz Anter, rahmetli Ali Metin Yavuz ve rahmetli Cemal Erbay, Milli Savunma Bakanlığı’nda çalışmamdan dolayı olsa gerek, bana gizli sicil ve sıkı yönetim koordinasyon bölümleri bağlıyorlar. Gece-gündüz çalışıyorum. Benim bu göreve geliş nedeni, Bakanımızın emekli Korgeneral Recai Baturalp olmasıdır, herhalde; çünkü daha 26 yaşındayım. Böyle bir göreve o zamanlar 55-60 yaşında ulaşılabiliniyor.

Gizli sicilde Osman Soydan adlı bir kişi var (benden çok büyük-şube müdürü) kendi tayin formülünü hazırlasa, kendinden saklardı, adamın yüzüne baka baka sohbet ederken, kararnameni veya tayinini sevk edebilirdi. O zamanlar Bakanlıkta, gömleğinin kolları ve pantolonunun paçaları sıvalı tek gezebilen o idi. Abdestten çıkarken görürdük, ancak namazını hiç gören olmazdı.

Benimle, Osman Bey çalışıyor. Bana bağlı gizli sicil şubesinin yanındaki odada oturuyorum. Kapılar açık durursa, çağırdığımda 7-8 adımda yanımda olabiliyordu. Dolayısıyla; Bakan, önce benimle ve Osman bey ile görüşüyor, sonra imzalar tamamlanıyordu. Gencim, tecrübesizim, sol sempatizanıyım, vatansever ülkücüleri de seviyorum. İmzaladığım yazılarımdan 1-2 haftada herkes beni tanıdı. “Olmaz” diyebiliyorum. Haksızlıkta duruş gösteriyor ve itiraz ediyorum. MSB’deki rahatlığım, müfettişliğin verdiği doğru ve yasal yolda durma özelliğim, aynen buraya da yansıdı, sanki, Bakanlığın Müfettişi değil de Bakanlığın adalet terazisi zannediyorum kendimi, çocukluk işte!

Bakan bey çağırıyor, “Nadir bey Ali’yi terfi ettirerek Van’a gönderin, Ahmet’i memuriyetten çıkarın, 1920 uygulansın, Mehmet’in eş durumu değerlendir. İstanbul sıkı yönetimin Müdür Süleyman hakkındaki yazısına olumlu cevap verelim.” Zaten kafam her gün ve her an binbeşyüz daima “Emredersiniz (bazen de komutanım)” diyerek odasından çıkıyorum. Tabi, çıktığım anda unutuyorum. Tekrar dosya söylenirse, önüme gelirse hatırlıyor ve gerekeni yapıyorum. Çoğunlukla da unutuyorum.

Yine Bakan bey çağırıyor “Ali, Van’a gitti mi? Ahmet’e 1920 uygulandı mı? Mehmet’in eşinin sıkıyönetim yazısı ne oldu?” denildiğinde yarısı var, yarısı yok, unutmuşum bile. “Şöyle oldu, böyle oldu” diyor çıkıyorum. Unutmadan iki dosyayı istiyor, hallediyorum. Bazen de “olmaz” diyorum, Bakan ses çıkarmıyor. Bazen de bu adam “suçsuz” diyorum. Bazen de sıkıyönetime onların istediğinden farklı cevap veriyorum, Bakan imzası ile… Fark ediyorum ki, Bakan bana güveniyor, hatta gülümsediğinde anlıyorum ki, seviyor.

Özel odasında “Affetmek Allah’a mahsustur” levhası var ya, herkes tir tir titriyor. Bir gün bir büyüğümüz “oğlum işini ciddiye al, küçük odadaki tabelayı gördün, değil mi?” dediğinde, ben de şaka olarak “Gördüm üstat, Peki! Siz tabelanın arka yüzünü gördünüz mü?” dediğimde, şaşırdı. “Nasıl yani?” dedi. Ben de “Bir aksilik oldu, Kenan Evren veya Milli Güvenlik Kurulu’ndan biri Bakanlığa geldi ve hesap soruyor”, Üstadım da “Eee!” Bakan levhayı ters çeviriyor, “Hatasız kul olmaz” gözüküyor, dedim. Bunu Bakanın bana olan hoşgörüsünden cesaret ederek söylüyordum.

Genel Müdür eski üstadım Atilla Koruyan gibi personel bölümüne bakan Müsteşar Yardımcısı rahmetli Ali Metin Yavuz’da beni beğeniyor olmalı ki, çok az düzeltme veya değiştirme yoluna gidiyor. “Nadir, Bakan Bey Batman’a gidiyor, sen eşlik edeceksin” dediğinde, beni neler beklediğini bilmiyordum.

Pazar günü evdeyim, saat 17:00-18:00 gibi idi, kapıyı açıyorum, karşımda Teftiş Kurulu Başkan yardımcısı Erol Tonka (eski üstadım), “Nadir rahatsız ettim, ama çok acele Bakan bey, sıkıyönetim konusu için Batman’a gidiyor, sen de gidiyorsun, Van’da bir soruşturma var, ona müdahil ol ve Batman’a geç” diyor. “Üstat, ben tedvir ile personele bakıyorum, bana neden iş veriyorsunuz?” dedim. “Oğlum, Bakan istedi” dediğinde, dudak büktüm, “Abi, ne zaman gitmek gerekiyor?” Ben Batman’a nasıl gideceğim?” sorularına “Nadir, işte bu biletin, bugün Van’a uçuyorsun”, “Abi nasıl ya, şimdi mi? Vallahi param yok” diyorum, kapı ağzında, koridorda konuşuyoruz, elime 100-200 TL veriyor. Hemen valiz hazırlanıyor, beni alıp havaalanına bırakıyorlar ve Van’dayım.

Ben daha önce bir soruşturma için Batman’a gelmiş, birkaç günlük iş denilirken, 8-10 gün kalmış, her ne kadar orduevinde kalsam da, çamaşır bitince, çarşı Pazar gezmiş, şişman bedenime don ve atlet aramıştım. Sonra garnizon komutanı, bana bugün ne yaptığımı sorduğunda, “çalışıyoruz” cevabına “çarşıda neden don-atlet aldın?” sorusunu yöneltince, sıkıyönetimin ne demek olduğunu daha iyi anlamıştım.

Bu kez, aynı gün Pazartesi Bakan Bey ile hemen hemen aynı saatte Batman’a ulaştığımda, beni tekrar gören garnizon komutanı da şaşkına dönmüştü. Ziyaretler, brifingler derken, orduevinde vali, bürokrasi, büyük bir yemekte toplandık. Bakan beni hemen Vali’nin yanına almış, konuşma mesafesinde tutmuştu. Komutan ‘da diğer yanında olmasına rağmen bu yakın yerleşiminden rahatsız olmuştu. Daha önce takip ettirdiği adam şimdi Bakan’la onun masasında yan yana idi.

Bakan yalnızca, limonlu votka içiyordu. Ben de yavaş ve dikkatli rakı tüketiyordum. İlerleyen saatlerde bürokratlar birer ikişer müsaade istediler. Vali’de gitti, Komutan ’da Bakanın önünde çakıldı, selamladı gitti. Arada bir koltuk boş kaldı. Bakanla ben baş başa kaldık. Askerler çok uzaktan bize hizmet veriyorlar. Kalktım, Bakanın yanına oturdum.

Kafalar iyi ya, hemen “Efendim, ben size hayranım” dedim, gülmeye başladı. Aramızda muhtemelen 50 yaş farkı var. Ben 25-26 olsam, o 75 olmalı. Gülerek, “Neden?” Bu nereden çıktı?” dedi. “Efendim, Makamına geliyorum Ali, Ahmet, Mehmet’in dosyalarını talimatlandırıyorsunuz, ben Makam’dan çıktığım anda yarısını unutuyorum. Siyasetçisiniz, Bakansınız ya, unutur söylediğini diyorum. Aradan 2-3 gün geçince, yine aynı adamları sırasıyla konusuyla söylüyorsunuz. Bu nasıl zeka? Maşallah vallahi, bu nedenle size ve zekanıza hayranım efendim” dedim.

Bakanın kafada hafifçe benimki gibi ya, başladı kahkaha ile gülmeye, gayri ihtiyari ben de güldüm. Gülüşme bitti. Ceketin yaka cebinden iki karton kağıt çıkardı. “Bunlar görüyor musun? İşte zekam burada saklı. Sana söylediklerimi Nadir’de; Ali, Ahmet, Mehmet diye not alıyorum. Seni çağıracağımda notu okuyorum, sen geldiğinde söylüyorum ve senin yüzündeki şaşkınlığı da gözlüyorum.”

Kartlarını cebine koyarken; “Şimdi sana bir büyük tavsiyesi, her toplantıda al! Kendine özel detaylı notlar hazırla, hayatta çok büyük faydasını görürsün” dediğinde 1981 yılından itibaren katıldığım her toplantıyı not haline getirdim. Her yaptığımın notunu çıkardım. Müfettişlikte ve İdare’de bu notlarımdan çok yararlandım. Ticaretimde de çok büyük kazançlar sağladım.

Yaklaşık 40 yıldır, telefon konuşmasının bile konuşurken notunu yazarım. Karşı tarafa ileride günü ve saati ile konuyu tekrarladığımda, onların benim çok zeki olduğumu düşündüklerini hissederim. Ayrıca hafızamı güçlü tutmanın nedeni notlarımı ara sıra karıştırmamdır. Ama notların toplandığı ajandalar ve defterlerin dolaplardaki kalabalıklığı da bu güzel alışkanlığımın sevilmeyen yanı olmalı herhalde.

Nadir Elibol

28 Mayıs 2018, Ankara

Bu yazı ilk defa aşağıdaki tarihte yazıldı, bu websitesine güncellenerek eklendi.

28/05/2018
Ankara

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.