Kilis’te Beş Kilo Aldım


Deprecated: implode(): Passing glue string after array is deprecated. Swap the parameters in /var/www/wp-content/themes/largo-0.6.4/inc/post-social.php on line 157
Baskı Daha

Müfettişlikte, neden gittiğimi hatırlayamadığım yer, Kilis. Ben Erol Tonka’nın yanındayım, Nazım ise Mahmut Gencer’in yanında. Antep’e otobüsle geldik.

Antep garajında çok erken saat 06:30 falan, kahvaltı yapacak bir yerler sorduk, Erol üstad ile ben yemeyi, içmeyi seviyoruz. “Şurada bir pastane var” dediler. Adam baklava tepsisini mermerin üzerine koymuş, tek tek, veya ikili üçlü baklavaları sırasıyla mermere çıkarıyor. Sonra öbür tepsiye şurup döküyor, el işareti yaptı, bekliyoruz, seyrediyoruz. “Buyrun beyim” dediğinde, peynir, zeytin aklımızdan çıktı, ikimiz de baklavaya bakıyoruz, ben dayanamadım atladım. “Bana bir porsiyon şu yeni çıkardığın sıcak baklavadan” dedim. Hayatımda hiç sıcak fırından yeni çıkmış baklava yememiştim.

Üstadın kahvaltısı geldi, benim baklava hazırlanıyor, usta tabağa en aşağı 10-12 baklava koydu, sesimi çıkarmadım. Erol üstad da yiyecek ya! Adam üstüne ikinci sıra 6-7 tane koydu, gözlerim faltaşı gibi açıldı, onun üstüne de 2-3 tane attı. Vay anasına! “Usta bu nasıl porsiyon?” dediğimde “siftahı senden, bereketi Allah’tan. Abi sen de kalıplısın, biz de ilk müşteri böyle karşılanır” dedi, ses çıkarmadım. Piramit yığınını önüme çektim, başladım yemeye, tıka basa yedim, bir iki de üstada verdim. Antep’te başlangıç müthiş olmuştu.

Kilis’e dolmuşla geçtik. Mahmut üstadlarla buluştuk. Keyfim yerinde, Nazım’la buluştuk, yaz aylarında (turne zamanı) birbirimizi göremiyorduk.

Yazıldı, çizildi, akşam Müdür Metin Seven bizi yemeğe davet etti, patronlar maskeli suratları ile “hayır!” dediler. Erol üstad çok

56

iyi, sordu soruşturdu, akşam için gideceğimiz yeri ayarladı, biz yazıp çiziyor, uzaktan dinliyoruz.

Akşam çok havalı bir restorana gittik, saat:19 falan restoranda kebap yiyip, bir iki tek atanlar var. Siparişleri verdik, mezeler, kebaplar gelmeye başladı. Dördümüz de rakı içiyoruz. “Işıklar hafifçe kısıldı mı?” diyorum, sonra böyle idi galiba diye düşünüyorum. Biraz sonra salonun giriş kapısının önüne 3-4 masa birleştirildi, üzerine örtüler serildi. Biz kuytu bir köşedeyiz. Kadehler dizildi, meyveler konuldu. Bir başka köşede saz, ud, darbuka, klarnet çalıyor, fasıl başladı. Biz de “iyi oldu” dedik. Sohbet ediyoruz, ben orta yerdeki uzun masaya dikkat ediyorum, kim gelecek acaba diye düşünüyorum, gözüm orada. Tam sohbetimizin en yoğun olduğu yerde başımı döndürdüm, aaaa! Masada iki kadın oturuyor, saçlar yapılı, elbise dekolte. “Üstad masaya bakın” derken, iki kadın daha oturdu. Kadınlar oturuyor, ışıklar kararıyor, kadınlara alevler içinde fıstıklar geliyor. Masada 20-25 dakikada 8-10 kadın oldu. Kadınların yüzleri bizlerin masalarına dönük, ancak kimse o masaya gitmiyor. “Üstad rezil olduk” diyordum ki; garson elindeki tepside viski ile yanımıza geldi “eyvah!” dedim. Erol üstada döndü, ben “kadınlar viski gönderdi masaya gelmek istiyorlar” derken, yan masadakiler “Gonca ile Arzu bize gelsinler” dedi. Kadınlar yanımızdaki masaya oturdular. Herhalde önce viski, sonra kadınlar geliyor diye düşündüm. Herkes telaş oldu. “Beyefendi, restoranımızın sahibi Cemil Bey’in ikramı” dedi, oh rahatladık. Erol Üstad “biz rakı içiyoruz” derken, garson şişeyi açtı, patrona doğru döndü, şişeyi gösterdi, kapağı “kırt” diye çevirdi, bardağa doldurdu. Viskiyi masaya bırakarak gitti. Hem şaşırdık, hem normaldir dedik, hem de kadınlardan kurtulduk diye sevindik.

57

Daha 15 dakika olmadı ki garson yine elinde tepsi viski ve bardaklarla göründü, herkes bu kez kadınlardan diye bekliyor. “Efendim, Savcı Bey size hoş geldiniz diyor, yan masadalar, selam söylüyorlar” Erol Üstad “kardeş daha viski duruyor, biz rakı içiyoruz, teşekkür ederiz” diyor. Rakı kadehlerimizi kaldırıp Savcı Bey’e teşekkür ediyoruz. Yine garson “kırt” viskiyi açıyor, havada bir bardak dolduruyor. Şişeyi masaya koyuyor. Mahmut Üstat ta viski şişesini ve bardakları diğer viskinin yanına koyuyor. Sohbette iken, yine garson geliyor, Hakim beyden, ardından sayman beyden masada viskiler yığıldı. Erol Bey “kardeşim görmüyor musun, içmiyoruz?” dediğinde “Beyefendi içmeyin, onlar size saygı ve sevgi sunuyorlar, sakın şişeyi reddetmeyin, çok büyük saygısızlık olur” dedi. Bittik, tükendik, kebap mı yedik, dayak mı yedik anlayamadık !!!

Masadaki Nuray, Feray, Seray ve diğerleri masalara dağıldılar. Masada iki kadın kaldı. Erol üstad fark etmiş ki; kadınlar mahalli müşterilere bir kadeh gönderiyorlar, adam kadehi kabul ederse, o masaya gidiyorlar. Garson elinde tepsi bize yaklaşırken Erol üstad ayağa kalktı, “hesabı getir kalkıyoruz” dedi, kaş göz kalktık. Patrona yaklaştık, hesap ödendi teşekkürler, falan filan pavyon restauranttan kaçarak çıktık.

Orman işletmesinin misafirhanesine gittik, üstadlar bir binada kalacaklar, bizimki bir bungalov, içeri girdik. İki yatak, yatakların üzerinde birer battaniye, hava buz gibi, pijamaları giydik, herkes yattı. Kadınlardan kurtulduk, ancak öyle yemiş, içmişiz ki karnımın üstüne yatamıyorum. Bir de üşüme başladı, uyuyamıyorum. “Nazım uyudun mu?” diyorum. “Çok soğuk ulan” diyor. Gözlerim faltaşı gibi, uykum yok, sürekli sağa sola dönüyorum, döndükçe üstüm açılıyor, donuyorum.

“Nazım, ben donuyorum, ulan! Kalk dolaplara bak, başka battaniye, yorgan var mı?” dedim. Arıyoruz, yok, çarşaf bile yok.

58

Battaniyeyi iki kat yaptım, ayaklar dışarıda kaldı, çorapları tekrar giydik. Yine dönüp duruyoruz, uyuyamıyoruz. “Nazım gel beraber yatalım, iki battaniyeyi üst üste örtelim” dedim. Benim muzipliklerimi bildiği için “ben senle yatmam” diyor. “Olmaz” dese de, bir süre sonra “hasta olacağız” dediğimde Nazım geldi, ikiye katlanmış, iki battaniye üstümüzde 3-4 saat uyuduk. Sabah bungalov evde pencere, cam buz tutmuştu. Sanki Erol ve Mahmut üstada onlar suçlu imiş gibi, çok sinirlenerek kalktım. Yüzümü astım, misafirhaneden Antep’e gitmek üzere ayrılacağız, valizleri aldık, onların kaldığı diğer lojmana gittik, gece soba yakılmış ki, içerisi hala sıcak, iyice bozuldum.

Mahmut Gencer üstad, valizini bırakıp gitti, ufak tefek Nazım iki valiz ve evrak çantasını almış, yürüyemiyor. Mahmut’da portföyünü sol koltuğunun altına sokmuş, sağ elinde evrak çantası bir kuğu gibi süzülerek gidiyor. Nazım’a döndüm “bırak ulan Mahmut’un valizini” dedim. “Neden, ne oldu?” dedi, cevap vermedim. “Kendi taşısın, sen uşak mısın?” diyebildim. Onlar sıcakta uyudular, biz bungalovda donduk diye onlara sinirlenmiştim. Oysa onların kabahati yoktu ve habersizdiler. O da misafirhanenin merdivenine valizi bırakıverdi.

İşletme kapısında Erol üstad, “Mahmut valizin nerede?” dediğinde, Nazım (muavinim) getirecekti diyemedi, döndü, misafirhanenin kapısında terk edilmiş çocuklar gibi duran valizlerini yüklendi. Ben zafer kazanmış bir tebessümle seyrettim. Camları buz tutan bungalovu ve kapısı açıkken hala sıcak olan misafirhaneyi unutuvermiştim.

Kilis gümrüğüne uğradık, Antep’e geçtik. Akşam pavyondaki stres, gece bungalovda ki uykusuzlukla, ilk geleni ısıracağım.

Erol üstad yine akşam için Cumhuriyet Caddesi’nde bir restoran ayarladı. Sakin temiz bir kebapçı, baklava da var, içki de var. Tamam dedim.

59

Giriş gibi bir iki küçük kebap geldi. Ortada bu kez rakı veya meze yok. Usul böyle diye bekliyoruz.

Karşıdan garson elinde tepsi ile gelince, tepsi dolusu etler hayalledim. Yavaşça tepsi masaya indiğinde şok halindeyim, hepimiz şaşkınız koca bir tepsi cevizli baklava ortası yuvarlak şekilde açılmış, orta yeri boş. Ardından rakılar geldi, servis yapıldı, bekliyoruz. “Buyurun” denildiğinde, birbirimize baktık, yan masaya baktım, adamlar baklavanın üst kabuğunu ortadaki boş yere atıyor, rakıdan bir yudum alıp, ağzına bir baklava atıyor. Biz de başladık, rakı baklavaya. Gece bittiğinde bir tepsi baklava, (herhalde 3-4 kilo vardır) bitmişti. Biz de bir büyük, bir küçük rakı tüketmiştik.

Sonraki geceler, daha akılcı kebaplar ve baklavalar yedik, 5 günde 5 kilo alıp Antep’ten ayrıldık.

Artık Antep denildiğinde kebap nerede yenir, içki nasıl içilir öğrenmiştim. Birkaç yıl sonra bu kez Mustafa ile İsmet yanımda. Onlara bu hikayeleri anlatıyorum, bu işlerde tecrübeliyim ya.

Antep’te şarap fabrikasında bir soruşturmamız var, müdür cumartesi sabahı odasında… O zamanlar Cumartesi yarım gün çalışılırdı. Zaten müfettiş geldiğinde tatil olmasa bile elleri mecbur çalışacaklardı.

Hani her şeyi biliyorum ya, “Müdür bey, müfettiş beylere şu “horoz karası” şarap nasıl yapılıyor anlat ve göster, bir de tadalım” dedim. Fabrikaya tankların oraya indik, fıçının göbeğinde şırınga gibi bir şeyle şarabı çekiyor. “Efendim bu Kilis’in Yahyalı Köyü, güneye bakan Keçi bayırı mevkiinden 1982 Horoz karası” birer kadehe koyuyor, yudumluyoruz, yutuyoruz. “Efendim şu şuranın” kadehlerde tadıyoruz, yutuyoruz. “Efendim, bu da buranın” kadehlerde tadıyoruz, yutuyoruz.

60

İki üç daha deneyince, kafam iyi oldu. “Biz kahvaltıya gidelim, gelince devam ederiz” dedim ve kendimizi fabrikanın dışına zor attık. Kahvaltı bile yapmadık. Teftiş yerine gidemedik. Cumartesi bütün gün gezdik, ancak ayıldık. Degüstatörler (tadımcılar) asla tattıkları şarabı yutmazlardı. Ben bilmiyordum. Rezalet çıkarmadan hem kendimi, hem muavinleri kurtarmıştım.

Bu olaydan sonra bilmediğim konuda ortaya çıkmadım. İçki içerken hiç sarhoş olmadım. En küçük rahatsızlık veya keyifsizlikte içkiyi bıraktım. Sarhoşlukla birisinin düştüğü zor durumda, ona yardım ettim, mahcubiyetini örttüm. Antep’ten çok şey öğrendim.

61

Yorumlar kapalı.