Keşanlı Ramazan

Baskı Daha

İpsala Gümrük Kapısı’nda Koç grubunun Setur firmasının Duty-Free mağazası ve antreposunun yetkilendirilmiş gümrük müşaviri göreviyle Devlet adına kontrol işini yıl 2008 yılı Ekim ayında almıştım.

İlk günler kendim ve gümrük personellerinin yardımıyla bilgisayarla Bakanlığa bilgi ve tespiti aktarmayı becerdim, ancak anlaşıldı ki, burada sürekli bir personel bulunması gerekiyor. Gümrük müdürünün yardımıyla bölgede personel aramaya başladım. İpsala’dan bir genç buldular, orman şefinin ricası ile emekli ormancının oğlu Ceyhun’u işe başlattık. Ceyhun çok iyi bir çocuk, ağzı var, dili yok.

Tanıştığımız gün İpsala’da nerede yemek yenir  diye sordum. “Abi, İpsala’da yemek yiyecek yer yok, Keşan’da yiyebilirsin. Orada da satır et yapan yerler var” dedi. Satır etin tuz ile yoğurulmuş, satır ile parçalanmış el şeklinde bir köfteden ibaret olduğunu öğrenince, “yemek yiyecek başka bir yer yok mu?” dedim. “Çamlıca Restaurant var, kaymakam, hakim, savcı, bankacılar, gümrükçüler, maliyeciler hep orada yerler” deyince, gideceğimiz yeri anladım. “Sen de geliyorsun akşam orada birlikte yemek yiyelim, hem Müdür bey de gelecek” dedim. “Abi ben sizi bırakayım siz müdürle gidin” dedi.

Hani Restoranlar düz ayak ve cadde üzerinde olur ya, bu restoran dört katlı bir binanın üçüncü katında. 20×10 ölçüleri gibi de büyükçe bir salon. İçeri girdik, gümrük müdürü emniyetçilere, tesadüfen başka bir masada bulunan kadın hakim ve eşine selam verdi.  Eski müfettişimiz diye beni tanıttı. Restoran sahibi gözünün ucuyla beni izlemeye aldı. Bize de bir masa hazırlandı. Ben restoran sahibinin kulağına eğildim “şoföre ayrı bir masa yapın, hesap almayın” dedim. Restoran sahibi Mehmet bey iyice dikkat kesildi, iki bayan banka müdürü geldi, masalarla selamlaştılar, eşleriyle oturan aileler de var. Nezih bir yer, herkes yemek ve içkisini alıyor, bir-iki saat olmadan herkes gidiyor. (Daha sonra öğreneceğim Muhacir köyü köylülerinin, camiden çıkıp, eşiyle iki kadeh atıp, evlerine gitmeleri gibi)

Mehmet bey de tüm masaları ziyaret ediyor, elinde rakı kadehi hatır soruyor, bazen sohbete katılıyor. Aynı 1960’ların artisti Vahi Öz; kel, kısa, şişman, sevimli. İki-üç masa kalınca daha samimi olduğu bir masaya oturuyor. İnanılmaz bir ses ile şarkılar söylemeye başlıyor. Hiçbir çalgı yok, sesini kesince elleriyle masayı darbuka gibi kullanıyor ve müziğini sürdürüyor.  İlk ziyaret hoş bir akşam oldu. Yemek ve mezeler şahane, dükkanı beğendim.

İlerleyen günlerde masam dolu iken bile, Mehmet bey bize katılmaya başladı, artık bana Müfettiş bey diye hitap eder oldu. Ben de her İpsala’ya gelişimde, akşam yemeğimi Çamlıca’da yer oldum. Şapçı diye en iyi otel de restorana 20-30 adım uzaklıkta kafam iyi olunca da otele geçiyorum.

Bu beğenimi Ankara’da eski üstadlarıma, emekli müfettiş ve genel müdür arkadaşlarıma anlatınca, bizi de götür tezahüratları ile birlikte İpsala yolunu tuttuk, Nejat ve Baykal üstadlarım yanımda, onları bu güzel ortama getireceğim diye seviniyorum.

İpsala’ya geldik, ben işlerimi yaptım. Mehmet Bey’e de eski gümrükçü ve müdürlerle geleceğimi söyleyerek, meze ve etlerini hazırlamasını rica ettim. Onlara yiyerek, içerek, şarkı, eğlence ile güzel bir gece yaşatacağım.

Akşam 6-7 kişiyiz, salonun dibinde loca gibi bir yer var, orayı hazırlamışlar. Yemeğin ilerleyen saatlerinde Mehmet bey de masaya katılınca, eğlence başladı. Baykal diye bir abimiz var, “Ulan burası Keşan, müzik ve müzisyen yok mu?” deyince, bende şarkı söyleyen Mehmet beyi mahcup etmeden, “Mehmet beyciğim, bir klarnet, bir keman falan bulsan, daha güzel olmaz mı?” dedim. Kulağıma “bu saatte zor olur, Romanların kafaları, bu saatte iyi olmuştur” dediğinde, “söyle, gelsinler” dedim. 10 dakika sonra “4 kişi gelecekler, 400 TL istiyorlar” dedi, başımı salladım. Yemek içki 400-500 TL tutuyor, ama matrak olsun diye çalgıcıların talebini kabul ettim.

Yarım saat içinde dört Roman karşımıza dizildi, keman, klarnet, darbuka, kanun. Patrondan tembihliler, hem masadakiler kalın ya, kibar kibar sanat müziği yapıyorlar. Kemancı dik yakalı bir kazak, klarnetçinin iki çorabı farklı renk, ayakkabısının arkası ezik, diğerinin kanundan pantolonu parlamış, darbuka saç, sakal darmadağın, birer içki ısmarladım. Adamlar benim işi bildiğimi anladılar, bize soruyorlar hangi şarkıyı istersiniz, biri adını hatırlamıyor, “nını nın” diyor, adamlar şarkıyı başlatıyorlar. Garsonu çağırıp ceplerine 20’şer lira koyduruyorum. Romanlar çıldırıyorlar, küçük rakı şişesi 20.-TL zaten. Bizler de şarkılara katılır olunca, birden bire Mehmet bey “Saddam Hüseyin” dedi. Pat! Müzik hemen değişti. Bu kez yine Roman havası bir müzik eşliğinde, ancak baldız, enişte, komşu kızı, cinsel organlar, yatak fantezileri müzik sözleri haline geldi. Önce herkes biraz ciddileşti, ben de biraz bozuldum, ama gece ilerledi ya, masada alkışla eşlik etmeye başlandı, “Hadi! Enişteyi bir daha söyle” falan derken, eğlence tepe yaptı. Baykal abi; “Bunlar ne lan böyle, üstte yok, başta yok, saç sakal pislik”  dediğinde “abi işine bak satın mı alacağız” dedim. Romanlara sonra yemekli bir masa kurdurunca müthiş bir gece oldu. Romanlar ağzıma bakar oldular.

Ankara’ya dönerken Nejat abi çok memnun olduğunu defalarca söylerken, Baykal abi “Bu neydi böyle” diye memnuniyetsizliğini tekrarladı durdu. Onları ben davet etmişim ya, ben de hafifçe kırıldım ama belli etmedim.

Ankara’da iki-üç gün sonra gece 23-24 gibi telefon çalıyor. Baykal abi “Nadir çabuk İtalyan RAI televizyonunu aç” (Radio Televisione Italiana) diye bağırıyor, “abi benim televizyonumda RAI yok, hem ben yatıyorum” diyorum ve ekliyorum, “hayırdır abi ne oldu?” “Nadir senin klarnetçi, darbuka, keman, kanun İtalyan televizyonunda şarkı söylüyorlar.” Diyecek bir şey yok. Telefonu kapatıyorum, sabah ofisimde “Ulan İtalyanlar Keşan’a gelmiş, senin adamlarla çekim yapmışlar, adamlarla röportaj bile yaptılar” diye bana anlatınca, “Abi, masada kim bunlar gömleğinin yakası kirli, saçı sakalı pislik diye olay çıkarıyordun” deyiverdim.

Bir daha ki yolculukta eşimle İpsala’dayım. Bu kez eşim Meral için yine Romanları çağırdım, ukalalık gibi gözükmesin diye parayı verdim, ama yalnızca bana değil, bütün lokantayı dolaşmalarını istedim. Klarnetçi yanıma geldiğinde “senin adın ne?” dedim. “Ramazan, abi”, “Bakıyorum şöhretin Edirne’yi aşmış İtalyanlar falan seni tanıyorlar” dedim, “Nadir abi, Yunan televizyonu her ay gelir, bir keresinde İtalyanlar çekim yapmışlardı. Bir kere Yunanlılar mahallenin düğününü çekmişlerdi” dedi. “Eee! Demek ki sen bu işte ustasın” der demez. “Belediye Başkanımız sağ olsun, kültür merkezi açtı, ben de Keşanlı çocuklara müzik dersi veriyorum” “öyle mi? Aferin demek öğretmensin de” dedim. “Hayır abi öğretmen değilim. Ana ve babalar çocuklarını ilk önce klarnet için bana gönderirler” dediğinde “Çocuklar hiç keman çalmazlar mı, darbuka olmaz mı da klarnet için sana getirirler” diye sorduğumda “Nadir abi, çocuğun müzisyen olması için ben klarnet ile yoklarım, beceremezse, bir altta kemancı ustasına gider, onda da yeteneksiz bulunursa, darbukacıya gider, yani  kulak yoksa darbukacı olur” dedi.

Şaşkındım, İtalyan olayı doğru olduğuna göre bu anlattıkları da doğru olmalıydı.

“Nadir abi, sen bilirsin hani Serkan Çağrı var ya” “Eee!” diyorum. “Abi o da Keşanlıdır, babası bana gönderdi, benim dostumdur, bundan bir halt olmaz dedim, Allah aşkına kemana gönderme şuna öğreneceği kadar klarneti öğret” dedi. “Ona klarneti ben öğrettim” dediğinde, “Ben burada çaldıkça Mehmet bey de  şarkı söylemeyi öğrendi” diye ekledi. Mehmet beyi çağırdım “ne diyor bu? Sana şarkı söyletmeyi Ramazan mı öğretti?” diye sorunca “Nadir bey, haftada 3-4 kez gelip söyleyince, ben de önce yanlarında mırıldandım, sonra onlara katıldım, sonra da onlar çalarken ben söylemeye başladım” cevabıyla, Roman veya üst baş dökülüyor diye insanlara karşı böylesine önyargılı olduğumuzdan dolayı çok çok utandım. Bugün Serkan Çağrı kendi adıyla anılan tasarımı ile Türkiye’de, Dünya’da konservatuvar mezunu bir klarnet virtiözü. Keşanlı Roman Ramazan da onun ustası. Kirli gömlekle de olsa Ramazan, buldukça günlük yiyip, içiyor ve ona ait hayatını yaşıyor.

Ertesi gün Edirne’ye geçtik, Kervansaray’ın etrafında kasetçiler var, aklıma hemen Ramazan geldi. Dükkana girdim “Ben bir kaset arıyorum, şarkıcının adı Ramazan” amacım Ramazan’ı teyit etmek, Yunanlı ve İtalyan kadar Ramazan’ı tanımak, ama önce kasedi var mı, yok mu, anlamak tabi. Tezgahtaki genç çocuk “Keşanlı Ramazan değil mi abi?” dediğinde “evet” dedim. 4-5 farklı kaset ve CD’yi önüme koydu, şaşırmıştım.

Ben bu ustanın cebine 20.-TL koymuştum, rakı ikram etmiştim. 400.-TL’ye ayağıma getirtmiştim. Utandım! Utandım! Nasıl olabilirdi? Demek ki en usta, en ustalığını değil, yalnızca kendisini gösteriyordu, bizim gibiler de göremiyordu. Demek ki; en usta olmak, o akşam rakı içmeye, şarkı söylemeye ve hayatı yaşamaya engel olmuyordu.

Ben eski müfettişlik itibarımla, masada dururken ve o gömlekle müfettiş Nadir olarak yer ve içerken, Ramazan; o büyük usta; arkasına basılmış ayakkabısı ve kirli gömleğiyle sanki “yalnızca Ramazan”mış gibi neşeli şarkılarla yiyip içiyor, biz başkaları için yaşarken, o kendi hayatını yaşıyordu.

 

 

Nadir Elibol

Ankara, 20.06.2020

Corona günleri

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.