İlk Yaz Teftişi : İzmir


Deprecated: implode(): Passing glue string after array is deprecated. Swap the parameters in /var/www/wp-content/themes/largo-0.6.4/inc/post-social.php on line 157
Baskı Daha

Çok değerli üstadım, rahmetli Celal EREL’in yanına verilmişiz, Nazım ve Ben. Celal Bey çok iyi bir insan. İyi insan olmak isteyenlere en kolay ve en güzel örnek, o idi. Gümrük Teftiş heyetinde neden bu kadar farklı kültür ve karakterde insan bir arada çalışıyor? sorusunun cevabını yavaş yavaş onunla anlamaya başladığımız günler. Öyle insanlar bir aradaki, Azrail mi? İyilik perisi mi? Cin mi? Kasaba kurnazı mı? Hırs ve ihtirastan uykusuz gezenler mi? Her çeşit insan burada. Bazen bunların kurulda ne işi var diyorum? Ancak anlıyorum ki, onlarla yeni çıraklara hayata dair örnekler sunuluyor. Celal Bey de benim şansım.

Çalışkan, tembel, kurnaz, akıllı, sert, suratsız pek çok kişi ile çalışmışım, tam yetkiye yaklaşırken rahmetli Celal EREL’in yanına verilmişim. Biz yeni yapılmış İzmir Gümrük Başmüdürlük binasının en üst katında misafirhane gibi yapılmış odalara yerleştik (ayrı odalara değil, iki muavin bir odaya tabi) Binanın ilk katına İzmir Giriş Gümrük Müdürlüğü yerleşmiş, birkaç ay olmuş, her yer havada. Gümrük Müdürü Mustafa ŞEVİK. Birkaç müfettiş ve ekibi daha gelmiş, onlar alışıla gelmiş, Konak’ta Pasaport denilen eski gümrük binasında kalıyorlar. Rahmetli İhsan Akın’ın yanında Mustafa Özsönmez ve Savaş Özdoğan var, birileri daha var ama tam çıkaramıyorum. Rahmetli İbrahim Usta’nın yanındakini de Gürsen Yalçın gibi hatırlıyorum.

İzmir sıcak, gömlek, atlet yapış yapış, kir pas içinde muhasebe, manifesto evraklar odanın bir köşesinde, yola bakan pencerenin önünde Celal Bey’in masası, odanın ortasına ve kapı kenarına karşılıklı konulmuş dört masa, iki masayı Nazım’la ben, diğer iki masayı defterler ve evraklar işgal ediyor.

62

Sabah biz 7 nci kattan indik diyene kadar Celal bey kız kardeşinin Menemen’deki evinden trenle geliyor, bizden önce sabah çayını ve sigarasını içiyor. Biz sabah gömlek, kravat indiğimizde onun güler yüzü ile karşılaşıyoruz. Öğlene kadar kravat kalıyor, yemekten sonra oda öyle sıcak oluyor ki, kravat çıkıyor, gömleğin düğmeleri açılıyor, kollardan terler sessizce masaya akıyor, masanın üzerinde su damlacıkları oluşuyor, kolumuz evraklara yapışıyor.

İlk birkaç günden sonra memuru, şefi tanımaya başladık. Kızlar inanılmaz güzel. Bir şef var bize hafif gibi geliyor, hep dekolte giyiyor, ama İzmir’de bu durum çok normal, eğilince dekolte artıyor. Sık sık çağırsam dikkati çekecek, Nazım’a “bu nasıl olmuş” diye soruyorum. O da benim kadar acemi, o da ancak benim kadar biliyor. “Sor bakalım, öğren” diyorum. Nazım benim beğendiğim şefi çağırıyor, ben hemen Nazım’ın masasına, sanki onları izliyorum, ama gözlerim şefin göğüslerinde. Bir, iki, beş derken Nazım işi çaktı. “Ulan neden ben çağırıyorum? Sen benim arkamda neden duruyorsun?” demesi üzerine, “ben sorarsam kızın göğüslerine bakamıyorum” dedim. Saçını başını yoldu. “Ulan biz öğrenmeye çalışıyoruz, sen kızların göğüslerindesin, yuh ulan” dedi. Sonra artık sıra ile bu işi yapmaya başladık, Nazım’da azdı, sonra da kudurdu.

Her gün Celal Bey 7 veya 7:30’da geliyor. 16:15’de odadan ayrılıyor, çünkü 16:30’da treni var, Alsancak Garı’ndan trenle Menemen’e gidiyor. Biz ise, fuar dönemi olunca gelen davetiyelerle ülke pavyonlarının açılışına gidiyoruz. Müfettiş diyerek bize ilgi, izzet, ikram sonsuz. Yaz geceleri hep fuarda geçiyor. Bir gün piyalenin pavyonunda şaraplar, peynirler, bir gün Amerikan, İngiliz, Rus derken fuar dönemi de bitti.

Fuarda tanıdığımız iki kız ile randevulaştık, Cuma günü idi. Konak’ta buluşacağız. Celal Bey 16:15’de işten çıkar, biz 10

63

dakikada Konak’ta oluruz diye düşündük. Kızlara Gümrüğün telefonunu vermişim, Karşıyaka’da oturuyorlar, “Konak’a gelince bizi arayın” demiştim. Müdürün odasında tek telefon var, oradan arıyor, oradan aranıyoruz. Kızlar “14:00’de Konak’tayız” diye telefon etmesin mi? Aldı beni bir heyecan, ne yapmalı, nasıl gitmeli? Celal Bey var, Nazım öğlen sıcağında elini yüzünü yıkmaya gitmiş, saati masanın üzerinde, hemen masaya geçtim. Saatini iki saat ileri aldım. Nazım geldi, saatini taktı. Saati gören Celal bey, her gün trene gitmeden önce yaptığı gibi “Nazım bey saat kaç, benim vakit geldi mi?” dedi. Her gün 15:00 gibi sormaya başlar ve bir iki kez saat ayarı aldıktan sonra, tren saatinde yola düzülürdü. Nazım da “Efendim dördü çeyrek geçiyor” dedi. “Öyleyse ben kalkayım” dedi ve saat:14:00 olmadan binadan ayrıldı.

Nazım çalışmaya devam ediyor, “hadi biz de çıkalım kızlar bekliyor” dedim. Saat:16:30 oldu ya Nazım’la kravatları atıp Konak’a ulaştık, kızlarla gezdik tozduk, saat ileri alındı ya, Nazım’a göre geç saatlere kadar eğlendik, cumartesi için Seferihisar’da denize girmek üzere randevulaştık, Alsancak’ta sıcak çatı katındaki misafirhanemize döndük. Nazım duşta, hemen saati eski haline getirdim. Cumartesi sabahı dolmuş durağındayız, Seferihisar’da Nazım’ı ilk defa denize sokuyorum, ona mayo aldık. Kızlar sanki deniz kızı, benim kulağım problemli ama, kafamı sokmadan çok iyi yüzüyorum. Gariban koçum mecbur kıyıda kızlarla batıyor, çıkıyor, ama çok keyifliyiz. Pazar günü dinlenme, don, gömlek yıkama, yeme içme, pazartesi sabahı mesut, bahtiyar odanın kapısını çaldık. Celal Bey çoktan gelmiş, Nazım’ı önden içeri soktum. Ne olur, ne olmaz içeri girdik. “Günaydın efendim” der demez. “Nazım bey saatiniz kaç?” Nazım’da “07:35 efendim” dedi. Kendi saat taşımıyor ya, bana döndü “Nadir bey senin saatin kaç?” “07:36

64

efendim” dedim. Nazım’a çok güveniyor ya, “dün saate yanlış mı baktın? İki saat önce gitmişim” dedi. Nazım da büyük bir saflıkla “hayır efendim, doğru baktım” diye cevap verdi. İşimize başladık. Yemekte Nazım’la baş başayız “Nadir neden saati sordu, anlamadım” dediğinde yaptığımı anlattım.

Nazım kızların göğüslerini seyretmek için kullanıldığının yanına bir de saat şakası eklenince bana karşı güvenini yitirdi, artık her şeye dikkat etmeye başladı, her şeye “olmaz”, “yapamam”, “hayır” demeye başladı.

Aramızı düzeltmem lazım, çok zor bulunan yeni piyasaya çıkmış, “Brüt” adlı bir “after shave” almışım. Çok pahalı, ayrıca çok moda, hem de kolay bulunmuyor, barış çubuğu olsun diye ortada bıraktım. Kullansın da aramız ısınsın istiyorum ancak, ben ucundan kullandığım halde, hızla seviye düşüyor, dayanamadım “kardeş sen benim parfümümü mü kullanıyorsun?” “Eee, kem, küm” fırsatı yakaladım, balık oltada, barışacağız. “Senin canın sağolsun, ama çok sürüyorsun, hem ne zaman kullanıyorsun?” dediğimde, “Yahu nadir Genelev’de ki kız var ya, bu kokuya bayılıyor, ben de senden habersiz, giderken yüzüme biraz çalıyorum” demesin mi.

Tabii, gençlik günleri kimse birbirine çaktırmıyor ama, gizli ziyaretler yapılıyor, bu durumu Nazım’ın gerekli gereksiz duş almasından anlıyorum. O da beni…

Küs günlerimizden biri idi, sabah aşağıya indiğimizde Nazım’ın masasında Erdener’i otururken gördük, Erdener bizden 6 ay kıdemli. Nazım’ın evrakını kapıya yakın masaya atmış, Celal beye en yakın masaya oturmuş, Elif otelden aramız limoni ama, Erdener’in demokrat, cumhuriyetçi tavrı o zamanlar çok hoşuma gidiyor, Mülkiyeli değil ama sıkı oğlan diyorum. Nazım gitti kenardaki masaya oturdu. Hoş geldin falan ancak laflamıyoruz.

65

Celal bey odada, Erdener, Nazım’a “karbon kağıdı getir” diyor getiriyor, “pelur kağıt verir misin?” diyor Nazım veriyor, Küsüs ya göz göze geliyoruz, bakmıyor. Yapma etme gibi kaş göz ediyorum, aşkımızı reddediyor, beni refüze ediyor, başını sağa Erdener’e çeviriyor. Barışmamız lazım, Celal Bey 16:15’te gitti. Beş on dakika sonra Erdener “Nadir bey daktiloyu getirir misin?” demesin mi? Nazım’dan yüz buldu ya. Ben de “kalk kendin al” dedim. “Getir diyorum” “getirmiyorum” “getirsene” “si….tir” derken, hava gerildi. Nazım “ben getireyim” dediğinde “sen karışma” falan filan, Erdenerle masanın üzerinde tekme tokat kavgaya tutuştuk, Nazım araya girdi. Taraflar ayrıldı. Erdener odadan çıktı, ben “İb… seni korumak için yaptım” dediğimde, Nazımla tekrar barıştık ve bu sarmaş dolaştan sonra yıllarca hep dost kaldık.

Artık Nazım’a ne şaka yapsam, benim onu ne kadar sevdiğimi biliyor olacak ve hiç ses çıkarmayıp, gülüp geçecekti. Askerde, İdarede hep şakalarımız sürdü. Eşlerimiz bile bu içten kardeşliğimize akıl erdiremediler.

Onun çıplak fotoğraflarını mı çekmedim, halı ve buzdolabını kaptırdığında dalgaya mı almadım, küstü, hemen barıştı, canım kardeşim.

66

Yorumlar kapalı.