Hema Traktör


Deprecated: implode(): Passing glue string after array is deprecated. Swap the parameters in /var/www/wp-content/themes/largo-0.6.4/inc/post-social.php on line 157
Print More

Yıl 1978, Emin Hattat Türkiye’nin ilk traktörünü üretecek. Tekirdağ’da fiktife (bugünkü C tipi antrepo) hazır traktör getirmiş, Polatlı’da dişli fabrikası açmış, Kayseri’de traktör üretecek, o zamanın en sükseli iş adamı. Böyle parlayınca ne olur? Bugün de olduğu gibi siyasiler yanaşır, siyasiye bulaşır, siyasileşir. Öyle de oldu. Dönemin Başbakan Yardımcısı Faruk Sükan, sözüm ona gelen bir ihbarı değerlendirmiş, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı aracılığıyla birkaç makine mühendisini bilirkişi olarak HEMA Dişli Fabrikasına görevlendirirken, Gümrük ve Tekel Bakanlığı’ndan da iki müfettişi (Gürsen Yalçın ve Erdener Demirağ) Ankara Hema Dişli Fabrikasına, iki müfettişi de (Ertuğrul Konukman ve Nadir Elibol) Tekirdağ ve Kayseri’deki fabrikalara yönlendirmişti.

O zamanlar müfettişlere oda, masa vermek pek kimsenin aklına gelmezdi. Dahası müfettişin oturmasına ne gerek var, müfettişlik oturma yeri mi diye düşünülürdü. Etibank’ın yanında Sıhhıye’de Cihan Sokak’ta bugünkü Sürmeli Otel’in olduğu yerde Satış Gümrüğü vardı. Biz Ertuğrul ile kendimize bir oda uydurmuşuz. Ertuğrul’un yanına da, Ahmet Türedi muavin olarak verilmiş, Ahmet ikinci evliliğini yapmış, yeni evli, ben de yeni evliyim, Ertuğrul henüz bekar.

Acele kaydıyla Kayseri işi geldi. Ben de o gün Ahmet ve Ertuğrul’u bize akşam yemeğine çağırmışım. Sabah Başkanlıktan bazı belgeler gelecek, biz öğlene doğru İstanbul’a gitmek üzere yola çıkacağız. Planımız gece İstanbul’da kalmak, sabah erken mesai başlamadan Tekirdağ’da fiktif antrepoda olacağız, çünkü ihbar; gümrük vergisi ödenmeden depodan traktörler çıkarılıyor veya çıkarılacak şeklinde idi.

124

Hayat o kadar ağır ve ciddi ki, ben daima şaka yaparak bunu yumuşatırım. Bu kez Ahmet’le uğraşacağım. Ahmet, henüz bir aylık bile değil, yeni evli. Ahmet ve eşini, tabii ki Ertuğrul’u akşam yemeğine davet etmiştim. Yemekte bir ara Ertuğrul’a döndüm, kaşımı gözümü oynatarak; “Abi; uygun olursa, yarın gece İstanbul’da kalsak da, felekten bir gece çalsak, Ahmet de bekarlığa veda etse, gelsin kızlar, gelsin eğlence” dedim. Ertuğrul da “Ehh! Madem siz de istiyorsunuz olsun” dedi. Gece eğlence bitince basar Tekirdağ’a gideriz” diye ilave ettim. Ahmet’in eşinin suratı değişti “Ahmet bunu nasıl yapabilirsin?” diye çıkıştı. Eşim bir yandan, ben bir yandan “Efendim bu şaka böyle şey olur mu?” falan dememiz fayda etmedi. Gece bitti, noktayı koyduk, müsaade istediler, gittiler. Ertuğrul “Oğlum, nereden çıkardın eğlenceyi, Başkanlıktan evrak gelince yola çıkacağız, bak Ahmetler bozuldular” dedi. Ben de “Boş ver, abi şaka olduğunu onlar da biliyor, zaten kalkacaklardı” dedim. Eşim “Neden yaptın?” falan dedi ise de ciddiye almadım, bir süre sonra Ertuğrul’u da uğurladık.

Sabah saat:8:45’de Müdürlük’teyiz. Ertuğrul 09:00’da imza defterini istiyor, 09:00 oldu, memuru gözlerken baktık ki, Ahmet yok. 10:00 oldu Ahmet yok, 11:00’e doğru geldi. Ben de “Maşallah beyim, Başkanlık arasa, hadi gidin dese, seni evden mi toplayacağız?” dememle birlikte, kontrolör muavini arkadaş “Sen bu işe karışma, hayatımı alt üst ettin” diye bağırmasın mı? Ertuğrul ile donduk kaldık. Muavin bize bağırıyor, olacak iş değil. Ertuğrul “Ne oldu kardeşim?” diyerek ciddileşti. Ahmet “Ben gelmiyorum, işte raporum” dedi. Elinde bir sağlık raporu. Rapor nereden çıktı anlayamadık. Meğer gece tartışma sürmüş, eşinin “sen beni aldatıyorsun” “ya ben, ya işin” “senin hala gözün dışarıda mı?” demesi üzerine ne yapsın, Ahmet sağlık raporu almış.

Ahmet Tekirdağ’a gelmedi.

125

Biz gidince ne oldu? Hiçbir şey. Traktörler yerinde duruyor, antrepo kapalı, mühürler sağlam, antrepo beyannamesi kadar traktör var. İhbar fiyasko. Yıllar sonra aklımız erince, neden gittik? Neden ihbar oldu? Hepsini zamanla anlamaya başladık. Siyaset ve para, düşman kardeşler gibidir, anlaşırlarsa, bölüşürlerse mesele yok, anlaşamazlarsa kıyamet kopar, biraz zarar doğar, ama sonuçta hemen anlaşır, uzlaşırlar. Öyle de oldu.

Ancak olan Gürsen Yalçın ile Erdener Demirağ’a oldu. Onlar da Ankara Polatlı’da Hema Dişli Fabrikası’na gitmişlerdi ya; Faruk Sükan’ın görevlendirdiği makine mühendisleri “tutanağı biz yazacağız” veya “tutanağı siz de imzalayın” gibi bir tartışma yaratınca, Gürsen ne yapar? “Defolun! Kendi işinizi kendiniz yapın!” der ve kıyamet kopar. Faruk Sükan yazar, çizer, Mataracı imzalar, Müfettişler görevden alınır, Gürsen Kontrol Genel Müdürlüğü’ne, Erdener’de Gümrükler Genel Müdürlüğü’ne şef veya memur olarak atanırlar. Bizler boş durur muyuz? Toplantılar yapılır, imzalar

126

toplanır, benim de içinde bulunduğum 25’e yakın müfettiş istifa dilekçelerimiz ile Başbakan’a çıkarız. Rahmetli Bülent Ecevit, bizi Genel Sekreter rahmetli Mustafa Üstündağ’a gönderir. Konuşulur, durum anlatılır, o da bize “Ne yapalım çocuklar, hükümeti zor kurduk, yapacak bir şey yok” der ve görüşmeyi bitirir.

Biz Erdener’in hep yanında olduk, inanın Bakanlıkta, Başkanlığa karşı tavır aldık. Başkan Necati Küçükmeriç’le kötü olduk, çok zor görevlerle sürekli doğuda gezdik, ancak bir gün dahi, onu yalnız bırakmadık, öyle ki akşamları bile eve gitmez olduk, İzmir Caddesi’nde “Şişman’ın Yeri” diye bir biracı var, “Arjantin birası” ve “Tat Ketçap” yeni çıkmış, hemen hemen her akşam birlikteyiz. Ben her akşam gidemesem de Ertuğrul hep Erdenerle birlikte. Günler geçti. Bizler doğu müfettişi olduk. Sonunda Erdener ve Gürsen heyete döndüler.

Bu olaylardan aklımda kalanlar sadece bunlar değil tabi ki, İstanbul’da heyette tüm müfettişler Kemal Akşar ve Tuğrul Atatüre’nin odasında toplanıyor, karar alıyor. Başkan’a (Necati Küçükmeriç) istifa edileceği söylenerek, tehdit edilmesine karar veriliyor. Başkan’ın yanına bir heyet gönderilmesi kararı ile dağılınıyor. Çoşkun Özışık, Çoşkun Aydınoğlu, Mutlu Otman, rahmetli Zeki Gül, Ertuğrul Konukman görüşmeye gittiğinde, iş Timur’un filleri ile Nasrettin Hoca’nın hikayesine dönüyor “Sen Haydarpaşa Müdürü olmayı neden istiyorsun?” “Sana Karaköy Yolcu Salonu Gümrük Müdürlüğü yakışıyor mu? Sözleriyle sözcülerimiz Ertuğrul hariç darmadağın oluyorlar, Ertuğrul “Soruşturma, inceleme olmadan görevden alamazsın!” falan diye bağırıp çağırınca, Başkan sertleşiyor, Abaza arkadaş coşuyor, “Sizi dinlemiyorum.” Öbürü “emrediyorum” laflarının sonunda toplantı bitiyor, Başkan İstanbul’u terk ediyor, Ankara’ya dönüyor, o günden sonra ne Ertuğrul’un, ne de benim yıldızım, Başkan beyle barışıyor, doğu yolları hep bizi bekliyor.

127

Tekirdağ’dan sonra Hema işi bitsin diye Kayseri’ye de gidiyoruz. Ahmet bana dargın gerekmedikçe konuşmuyor “daktiloyu alabilir miyim?” “dosya sizde mi?” gibi soğuk tavırlar, taciz atışları, yanaşmaları var. Kara yolları misafirhanesinde tek oda bulabildik. Pijamaları giyerken, Ahmet’in zebra desenli pijamasına takılıyorum ki, barışalım istiyorum. Hiç yüz vermiyor, bu kez ben de iyice yüklenmeye karar veriyorum.

Herkes yattı, sohbet edilecek, ışık yanık duruyor. Ertuğrul işle ilgili birkaç konuya değindi “yatalım artık Nadir, anahtar senin yanında, ışığı da kapat” dedi. Ben hemen atladım “Abi ışığı kapatma, ben uyduktan sonra kapatın, uyanıkken karanlıkta ben tahrik oluyorum” dedim. Arkasını dönmüş yatan Ahmet birden döndü, yüzüme baktı, şaşırmıştı. Ertuğrul da şaşkın şaşkın bakarken “Abi elimde değil sakın ışığı söndürmeyin, sonra ben de uyuyamam” dedim. Anlatmaya gerek yok, uydurdum bir sürü hikaye. Yok “bir gece otelde yine böyle oldu” yok “gün ağarıncaya kadar şöyle oldu” palavraları dizdim. Ahmet yatmaktan vazgeçti, kalktı, yatakta duvara sırtını vererek, yüzü bana dönük oturdu. Benden şüphelenmeye başlamıştı. Ertuğrul’a kaş göz ettim, anladı. “Nadir hem çeneni, hem de ışığı kapat” dediğinde, Ahmet ayağa kalktı “Hayır ışığı kapatamazsınız” dedi. Ben ışık yanık iken çoktan uyumuştum, ama Ahmet’in benim uyumamı beklediğine adım kadar emindim.

Sabah şakalaştık, barıştık, Kayseri Gümrük Müdürlüğündeyiz. Odacıya öğlen olunca hayal ettiğimiz, pastırmalı, yumurtalı pideyi söylüyoruz. Duble istiyoruz, odacı olmaz yiyemezsiniz diyor. Sinirleniyoruz, “sen söyle kardeşim, 3 tane duble söyle” diye ısrar ediyoruz. Odacı kaşını gözünü oynatıp, dışarı çıktı. Bir saat kadar sonra odacı ve yanında bir çocuk pideler kucağında içeri girdiler. Gözlerimiz dışarı çıktı. Odacı iki pide paketi, çocuk bir pide ve

128

tatlı pakedini taşıyordu. Masaya koyduk, herkesin önüne birer paket uzattı. Onlar odadan çıkınca ben paketi açtım. 20-25 cm uzunluğunda, 15 cm genişliğinde 5-6 pide parçası bir pakette idi, ilk dilimi yedik, ikincinin kenarlarını bıraktık, üçüncünün üzerinden pastırmaları ayıkladık yedik, film koptu. Odacıya rezil olmuştuk, paketi çöpe atamıyoruz. Odayı toplarken fark edecekti, Ertuğrul ve ben pideleri çantalarımıza yerleştirdik, çıkışta çöpe atacaktık. Kadayıfı da açtık, süt renginde ve bildiğimiz kadayıf değil, bozuk diye yiyemedik. Odacıyı çağırdık, içeri girince odacı hızla masaları süzdü, gözleri dışarı çıktı, çünkü pideler bitmişti, çöpte paket yoktu. Ertuğrul “bu kadayıflar bozuk mu? Neden üstü ve şurubu beyaz?” dedi. Odacımız sağ kaşını kaldırarak, “Efendim kadayıf bozuk değil, Kayseri’de kadayıf sütlü olur” dedi, ulan pidede yanılmıştık, kadayıfı bilememiştik, rezil olmuştuk. Ancak odacının pideleri arayan gözlerini görünce, kendimizi ve müfettişliği kurtarmak için hemen atladım. “Hani pideyi yiyemezsiniz, burada duble pide yapılmaz” demiştin, bak bitti, bir dahakine pastırmayı biraz fazla koysun, üstüne ilave ikişer de yumurta kırsınlar” dedim. Odacı geri geri giderken “üç tane de duble çay getir” dedim.

Odacı Müfettişin ne demek olduğunu anladı. Demek ki bunlar söylendiği gibi normal adamlar değildi.

Kayseri’de “double pastırmalı pide” söyleyip yiyemeyişimiz, bozuk zannettiğimiz ilk defa yediğimiz “sütlü tel kadayıf”ı yarım bırakışımız, beni tacizci sanıp “Ahmet’in ışığı yanık bırakması”, Hema soruşturmasından daha çok iz bırakmıştı.

İşte! Müfettişlikte çok önemli sandığımız soruşturma ve incelemelerin tarihte ve biz de bıraktığı izler. Ben yazmasam bir zamanların güçlü Faruk Sükan’ı da unutulup gitmişti bile…

129

Comments are closed.