Dereköy

Baskı Daha

Gümrük Teftiş Kurulu’nda o yıllar (1978 olmalı) başkan ile iyi geçinmeyenleri, el değmemiş, insan geçmez yerlere teftişe gönderiyorlardı. Tabi ben de soluğu Dereköy’de almıştım. 1977 önceki yıl da Van, Başkale, Özalp, Muradiye dolaşmıştım. Herhalde bu kez batı olsun dediler.

Kırklareli’ne nasıl geldim? Teftiş yapacağım için Vali beyi nasıl ziyaret ettim hatırlamıyorum. Esas Kırklareli’nden Dereköy’e nasıl geldiğimin farkında bile değilim. Sanırım bir dolmuşla, mevzuat bavulu, elbise valizi ve siyah deri çantam ile Dereköy’e gelmiş olabilirim. Eeee! Dereköy’e geldik ama sınıra nasıl gidecektik, arada 8-10 km var gibi… Bir araba buldum, Dereköy sınır kapısına doğru yola çıktım. Orman, orman bazen dar, bazen geniş kötü yollar, söylenene göre bu yollar Bulgar tarafından daha iyi imiş, geniş bir alanda, çatısı dördüncü kattan başlayarak, zemin kata kadar inen bir bina karşımda, pek rastladığımız bir mimari değil, hiç Devlet binasına benzemiyor, ilginç geldi. Herhalde Dereköy’de zor kış şartları yaşanıyordu. Gümrük İdaresi, Muhafaza ve üst katlarında bekar memurlara odalar, yandaki bina ise, 3 katlı evliler için Devlet lojmanı, sınır ve gümrüklü alanın hepsi bu kadar.

Gümrüklü sahanın bir ucu sanırım 8-10 km uzaktaki Dereköy beldesine bakarken, diğer ucu da 500 metre ilerideki askeri karakola bakıyordu.

Müdürün odasındayım, memurların hepsinde hem telaş ve heyecan var, çünkü denetime Müfettiş gelmiş. Hem de tebessüm ve içtenlikle yüzlerinde mutluluk var, sanki değişik bir insan görmenin sevincindeler, anladım ki, burada iş yok.

Müdür muavinin odası bana hazırlandı. Teftişi oradan yürüteceğim, bir de üst katlarda bir oda yatmam için düzenlendi.

kasayı saydım, tutanak düzenledim. Defterlere kapanış imzamı attım, kalemi bıraktım, daha koltuğa oturdum, oturmadım, benim yaşlarımda olmalı bir üst teğmen içeri girdi. “Hoş geldiniz Müfettiş bey, çay içmeye geldim” dedi. Müdür bana bakıyor, ben üst teğmene. “Hoş geldiniz” dedim, çaylar, sohbetlerin ardından; “Müfettiş bey, burada yemek yoktur. Akşamları benim karakola gel, birlikte yemek yiyelim. Benim de insan görmem lazım” dediğinde ileride ondan dinleyeceklerimi hayal bile edemezdim. “Bakın şu tepede duran çardağı ben yaptırdım. İşinizi kolayladığınızda bu yaz akşamlarında beraber oluruz, haa! Aklıma geldi. İçki içer misiniz? Dereköy’den aldıracağım” dedi ve odadan çıktı, gitti. “İyi adam gibi” dedim içimden…

Müdüre baktım, sesini çıkarmıyor. “Eeee nasıl biri bu komutan” dedim. “Müfettiş bey nasıl olsun? Buraya günde ya bir ya da iki arabalı yolcu gelir ve geçer. Bazen de bir Bulgar yolcu otobüs gelir. Ara sırada Kapıkule trafiği çok dolu ve yoğun ise, birkaç TIR kamyonu gelir, Bulgar gümrüğü ve Bulgaristan yolları çok kötüdür, bu yol Bulgar otobanına çok uzak düşer, bu yüzden burada ithalat-ihracat olmaz. Ben de ara sıra komutana uğrarım, düzgün insandır” dedi. “Ne diyorsun, gidelim mi?” dedim. “Bu akşam siz yalnız gidin ve ileri günlerde ben size katılırım” dedi.

Akşama doğru nerede ise Muhasebe servisinin teftişi bitiyordu. Burada iş yoktu ve buraya cezalandırılan Kapıkule personeli gönderiliyordu. Çoğunluğu geçici görev altında cezalandırılanlar idi.

Akşam olurken, sınır karakoluna yürüdüm. Ooo! Ya muhafaza memurları, ya da komutan tembihlemiş olmalı ki; askerler beni görünce esas duruşta ve selamdalar.  Çardakta beyaz peynir, salatalık, domates, karpuz ve rakı hazırlamış, tebessüm, hoş geldin, hoş bulduk dedik, hemen patlıcan musakka, pilav, cacık geldi, sabahki Dereköy kahvaltısı ileyim, hemen yemeğe giriştik. Ardından rakılar doldurulunca, önce mezuniyet, Mülkiye, Harbiye ve vatan, millet, sanki Devlet burada bizden soruluyor.

Tabi ikinci kadehten sonra; “Müfettiş bey lütfen her akşam gel, bütün gün suskunluğumuz giderilsin bari” dedi, ben de memurlarla konuşamayacağıma göre, dilimin şişi iner diye “olur” dedim. Onun bekarlığı, benim evliliğim ve çocuğum anlatıldı. Teğmen, her söylediğimi sanki çok önemli imiş gibi dinliyor, ne anlatsam, başıyla tasdik ederek sanki Ankara’yı şehri anlat, anlat diyordu.

Bunu ancak ertesi günü anlayabildim. Kimsenin yapacak bir işi yoktu. Teftiş ettiğim servis dışında,  diğer servislerde çalışanlar gündüz mesai saatinde boş gümrük alanında dolaşıyorlar, bazıları ikili üçlü Dereköy yönünde yürürken, bazıları da hapishanede volta atanlar gibi geri geliyorlardı. Önce Müdürü çağırdım “Mesai içinde herkes yerinde olsun” dedim. Bu müfettişliğin gereği idi. Personel odalarına doluştular. Yapacak işleri yok, lüzumsuz ve önemsiz işlerle memurları çağırmaya ve ara sıra bir süre bilgi almak amaçlı sohbet etmeye başladım.

Üç veya dört günde servis teftişleri bitti; vezne, muhasebe, manifesto derken, işin sonuna geldik, daha ancak hafta oldu. Hemen de dönemiyoruz, teftiş mahallinde bir süre kalmamız gerekiyor, buradan da Tekirdağ’a geçeceğim.

Personele Dereköy’den çardaktaki yemek düzeni için ben de “rakı al, et al, meyve al” falan dediğim için personel de benim yiyip içtiğimi kısa sürede anladı. Sabahları peynir, zeytin ve Dereköy’de kalan kaloriferci, odacı ve gümrüğün şoförünün mesaiye gelirken, tüm personele getirdikleri yiyecek yanında taze ekmekle günlerimi geçirmeye başladım.

Artık ben de oda da boş oturmaya başlamıştım, kapı çaldı. Muayene memuru bana “Efendim bal sever misiniz?” dedi. Dudak büktüm, müfettiş bir şey almak durumunda olmamalı idi. Ancak ben bal hastası idim, bunlar benle samimiyet mi kurmak istiyorlardı diye düşünerek “Yok, çok sevmem” dedim. Memur ısrarcı “Efendim köylüler getirmiş, bir bakar mısınız?” dedi. Salona çıktık, bir iki köylü kıyafetli vatandaş, etrafında müdür var, müdür muavini, bir iki de memur, kendime kızıyorum, pişman oldum, ancak çok geçti. Köylünün elinde bir balta iki de kütük, sanki beni bekler gibi idiler. Yanaştım, müdür “efendim arkadaşlar kovan balı getirmişler, tadına bakın beğenirseniz siz de alırsınız, bizler alacağız” dedi. Köylü kütüğü dik koydu, baltayı vurunca kütük ikiye yarıldı. Kütüğün içindeki oyukta kat kat 15-20 cm çapında petekler parlıyordu. 3-4 kat dalak (petek) sağdaki kütükte, 2-3 kat dalak ta soldaki yarım kütükte kalmıştı. Müdür akıllı adamdı, köylüye “Kaça satıyorsun?” diye sordu. 5 lira 10 lira her neyse fiyat verildi. Ben ne yapacağımı düşünürken, aklıma komutan geldi, yemeğe giderken götürürdüm. Öbür kütükte yarıldı, bir o kadar da, bal orada  vardı. İki dalağı komutana, bir dalağı da kendime kahvaltıya aldım. Tabi balın tadına baktım, çok tatlı gibi değil, değişik bir bitki kokusu var ama doğal olduğu belli, köylülere ücreti ödedik, bir memur ile balı komutana gönderdim.

İçim rahat odaya döndüm, benim peteğim biraz koyu renkli. Akşam rakı içeceğiz ya, beni tutsun diye ucundan kopardım. Komutana gittim, yedik, içtik, sonra benim bal ikram edildi. Azeriler gibi bal yedik ve çay içtik, çok iyi idi.

Gümrüğe döndüm, soyundum, pijamalar, yüz göz yıkama, ama kalbim küt küt atıyor. O zamanlar kalp diye bir şey bilmiyorum ki, ancak belli zamanlarda kalp çarpıntım oluyor.  Yatağa uzandım. Aaaa! Daha da arttı. Ayağa kalktım, biraz iyiyim. “Çok yedim, içtim, biraz yürümem iyi gelir” dedim. Tekrar giyindim, gümrüklü sahaya indim. Karakolun kulesinde nöbetçi var, diğer tarafta gümrüğün bariyeri kapatılmış, kulübede nöbetçi muhafaza memuru var. Başladım yürümeye; bir karakola, bir kulübeye yürüyorum, saate baktım 24’ü geçmiş, binada birkaç ışık kalmış.

Bir kulübe, bir karakolun kulesi, bir daha, bir daha, saate baktım 03’ü geçmiş, kalbimin çarpıntısı azalmak üzere, bir iki gidiş-dönüş daha… Yaz sabahı alaca karanlık olmak üzere çıktım odaya, kendimi yatağa attım.

Hiç hatırlamıyorum. Kapı “güm güm” vuruluyor. Müfettişin kapısı böyle vurulmaz ki.  Telaşla kalktım. Karşımda müdür, komutan, muhafaza kısım amiri; “Müfettiş bey iyi misiniz?” Tereddütlü olduklarını bakışlarından anladım. “Tabii iyiyim.” “Efendim sabah odanıza gelmediniz, bu saat olunca da merak ettik” saate baktım öğlen 13:00 olmuş, olacak şey değil, ben sarhoşta olsam, hastada olsam saat:06:30’da yaz-kış uyanırım. “Ha! Akşam geç saate kadar yürümüştüm, ondan uyumuşum herhalde” dedim. “Evet! Efendim gece 04:00’e kadar sahada yürümüşsünüz” dediler, “ben aşağı geliyorum” dedim, gönderdim.

Hala sersem gibiyim, soğuk duş aldım. Yine kravat, gömlek aşağıdaki odama geldim. Bir iki dakika sonra müdür ve komutan odama geldiler, çayları söyledik. Komutan; “Müfettiş bey akşam da çok bir şey içmediniz, ne oldu?” diyerek lafa başladı. “Bilmiyorum” dedim, geçiştirdim. Müdür “Efendim dün akşam yemekte bal yediniz mi?” “Evet, burada tatmıştım, odadaki bal koyu renkli idi, hem meraktan hem de içki öncesi korusun diye onun da tadına baktım, sonra komutan çayın yanında bal ikram etti, onu da yedim” dediğimde; Müdür “Efendim siz zehirlenmişsiniz” diye cevap verdi. Güldüm “Baldan zehirlenilir mi?”, “Evet efendim, bu bal ormanda kovanlardan kaçmış ve yabani olmuş arıların boş buldukları ağaç kovuğuna seneler boyunca yaptıkları baldır, kovukta 5-6 dalak duruyordu ya, o işte 6 yılı ifade eder. Buranın köylüleri bunları ormanda ararlar, bulup kütüğü keserler, çarşıda pazarda “DELİ BAL” diye satarlar, çok faydalı, doğal ancak o nispette afrodizyaktır. Köylüler bunu cinsel ilişkileri öncesinde yerler, ancak yarım kibrit kutusu kadar yenilir” dediğinde, ben kahkahayı bastım. Ben sanırım 3 kibrit kutusu yemiştim.

Sonraki günler korkarak çeyrek kibrit kutusu ile yetindim. Komutanın yemekleri ile Dereköy teftişini bitirdim. Tekirdağ, sonra da Ankara’ya döndüm.

Aileme anlatınca; “5-6 yaşlarında sen küçükken de böyle bir vukuat yapmıştın. Dedenin bal kesimi sonrası tencerenin başına oturarak kimse görmeden avuç içi kadar bal peteğini o yaşta yemiştin, sonra gözlerin kaymaya başlayınca, deden ve babaannen uyumaman için seni sabaha kadar sokaklarda gezdirmişlerdi” dediklerinde, bu sevdanın çocukluktan geldiğini, bu gün de BAL denilince duramadığımı hatırlar ve gülerim.

 

Nadir Elibol – 24.09.2020

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir