Bilezik

Baskı Daha

2004 yaz ayları, 2001 yılı “Anayasa kitapçığı krizi”yle iflasımız sonunda, daha yeni yeni kendimize geliyoruz, sağdan soldan birkaç danışmanlık, Otokoç ve Beldeyama’dan üç beş ithalat dosyası geliyor. Ancak geçtiğimiz yılların parasal sıkıntıları sürüyor, ama artık iflasın tozu yavaş yavaş siliniyor.

Keyifli bir günüm! 10-11 yıldır yanımda çalışan Recep yanıma gelerek, “Nadir abi, hani dün senden izin istemiştim, eve erken gitmiştim ya, Avusturya’daki dayım bize yemeğe gelmiş, ben de eve tavuk almıştım, tavukları haşladım, tavuk suyuna bir çorba yaptım, sonra da tavukları kızarttım, bir de pilav yaptım, çok hoşuna gitti. Abi, Antep’ten Mehmet abinin size gönderdiği baklavayı da bana vermiştin ya, çayın yanına onu da ikram ettim. Sohbet ve hatır derken; “Çocuklar siz benim evlatlarımsınız, benim sizlerden başka kimsem yok” diye lafa başladı. “Nadir Abi, dayım dediğimiz adamı ben ikinci kez görüyordum. Bir kez biz evlendikten sonra idi, anamın yanında köyde görmüştüm, anamın teyzesinin oğlu imiş, evlenmemiş, Avustralya’ya gitmiş, uzun yıllardır orada çalışmış.” Ben de; “Recep ulan bir Avusturya, bir Avustralya diyorsun, hangisi lan?” diyorum. “Abi, herkes Almanca konuşuyormuş”, “tamam, tamam anladım, eeee! ne oldu?” dediğimde dayıdan ne kadar habersiz olduğunu anladım.

“Çocuklar bu gecekondudan çıkın, Mamak’ta bir daire alın” demesin mi? “Dayı biz de o kadar para yok, çocuklar okuyor, ben çalışıp ancak evi geçindiriyorum” dedim. Dayım da, “İşte ben de ondan söz ediyorum. Benim kimsem yok, size 15-20.000 TL yardım edeyim istiyorum, kabul ederseniz bu parayı alın” dediğini ve sonra eline bir zarf sıkıştırdığını söyledi.

“Eeee! Recep çok şanslısın sana miras çıktı gibi, ulan” dedim. Recep’te söz ettiği zarfı önüme koydu. “Abi, ben bu parayı nasıl tutayım?” dediğinde, “Dolar al oğlum, ev alırken bozdurursun veya altın al, sakla” dedim. Birkaç gün sonra Recep “Abi, karım ile konuştuk, bilezik alalım diye karar verdik”. “aferin, Recep” dedim, konu bitti.

İşte o yaz aylarıydı! Ofise geldik kapı duvar, Recep yok, oysa Recep herkesten önce gelir, kapıyı açar, temizlik yapar, çay hazırlardı. Biraz bekledik, saat 10’a gelirken; eşim Meral’e “Recep’i bir ara sor, bir aksilik olmasın” dedim. “Recep hastanede kolunun filmini çektiriyormuş, bir kaza olmuş” dedi. “Bu adamı ara! Ne olmuş sor, ihtiyacı var mı?” dedim. “Öğlene gelecekmiş, gelince Nadir beye anlatırım” dedi. Herkes yarı telaş, yarı merak Recep’i bekliyoruz.

Yemekten önce öğle saatlerinde Recep ofise geldi ve doğru yanıma gelerek kapıyı örttü, masanın önüne oturdu. “Ne oldu, oğlum?” dedim. Yalnızca kolu bandajlı, ancak kolda alçı falan yok, yüz göz tamam. Ama gülüyor. İçimden demek ki durum iyi dedim.

“Anlat bakalım, ne oldu?” dediğimde, abi sen dayımın verdiği para ile altın al demiştin ya”, “Eeee!” “Ben de karıya 3 kalın bilezik almıştım. Hem kolunda güvende olsun, hem de mahalleli karılar ona nisbet yapıyorlardı ya, o da taksın takıştırsın” dedim. “Oğlum, hırsız mı kolundan çaldı, kavgamı ettiniz, altınlar ne oldu? Anlatsana” dedim.

“Yok abi, her zamanki gibi Pazar günü termosifonu yaktım, çocuklar ve çamaşır yıkansın istedim. Çocuklar ve çamaşır yıkandı, bizim karı banyoya girdi, ben de televizyona bakıyorum. Abi bir feryat, bir bağırış, koştum, karı banyoda bağırıp, çağırıyor. Abi, biz banyo yaparken, bizim alaturka tuvaletin üzerine bir tahta koyuyoruz. Herkes oraya oturup termosifondan aldığı kova kova sıcak suyu dökerek yıkanıyor”

“Eee! Recep ne oldu lan?” dediğimde, “Bizim karı yıkanırken, bilezikleri kolunda kalmış ya, onları çıkarıp tahtanın üzerine koymuş, sabunlanıp, suyu dökününce de, bilezikler tuvalete gitmiş” “Yahu! Recep ne olacak dökülen banyo suyu, kupura sok elini, bilezikleri alsaydın” dedim. “Evet, abi ben de öyle yaptım, abi üç kalın bilezik bırakır mıyım?” “Eee! Eee’si ne abi, elimi soktum, bilezikler yok, biraz daha kolumu soktuğumda dirsekte üç bileziği de yakaladım”, “aferin lan” dediğimde, “abi oraya kolum sıkıştı” “nasıl lan?” “Kolum dirsekte sıkıştı. Bilezikleri bıraksam kolum çıkabilecek, elim bileziklerle yumruk gibi olunca, kupurun dirseğinde elim, kolum kaldı”

O sırada düşünüyorum ki; bu aptal bilezikleri bıraktı, çıkarırken kolu burkuldu, dirsekten kurtuldu, ağrı sızı derken sabah hastanenin yolunu tuttu. “Acelece boş ver canın sağolsun, yerine yenileri gelir inşallah” deyiverdim.

“Abi, ben bilezikleri kurtardım”

“Nasıl lan?”

Alaturka tuvalette tahtanın üstüne yattım ya, kol helanın deliğinde sıkıştı ya, karıya hemen “itfaiyeyi ara” dedim.

“Ulan Recep itfaiyenin hela ile ne ilgisi var?” , “Abi, hani araba kazası oluyor, herif arabada sıkışıyor, kim geliyor? İtfaiye değil mi?”

Bazen Bakanlıktan alamadığımız veya öğrenemediğimiz dosya veya evrak olurdu, Recep, tabi, Genel Müdürü’nden, memuruna, odacısına kadar benim sayemde hepsini tanır, samimiyeti ile onlarla görüşebilir idi ya, her gönderdiğimde bakanlıktan elinde dosya veya evrak fotokopisiyle çıkar gelirdi, biz de “Recep, bu yazıyı nasıl aldın?” dediğimizde; “Hani abi genel müdürün odacısı var ya, bizim Kırıkkaleli, kolayı çok sever, ben de 1,5 lt kola alıp ona götürdüm, colayı verdim, o da bekle geliyorum diyerek, birkaç dakikada evrakın fotokopisini alıp bana verdi” diye anlatırdı. Recep’in iş bitiriciliğine ve kurnazlığına hep hayran olurdum, yine de itfaiye ile çözümünü merak etmeye başladım.

“Eeee! Recep, sonra ne oldu? İtfaiye geldi mi?”

“Abi, siren sesleri ile içeri giren üç itfaiyeci banyoda beni yerde tuvalette yattığımı gördüklerinde, gülmeye başladılar. Başımı döndürdüğümde “beyefendi meslek hayatımızda böyle bir sahne görmedik, kusura bakmayın” dediler. Olayı sordular, anlattım, hala gülüyorlardı. Biri “Abi, bilezikler hala elinde mi?” dediğinde, ben de “Evet, elimde” dedim. “Sakın bırakma, seni kurtaracağız,ama bilezikleri bırakırsan kanalizasyona gider, haberin olsun, bulamayız” dediler.

Artık sağ kolum, bilezikleri tutan sağ elim karıncalaşıyor, kolum sızlıyor, itfaiyeciler de telaşla alaturkanın kenarlarını kesmeye başladılar. Alaturka tuvalet taşını betondan ayırdılar. “Kardeş çabukça bu taşı kırar, seni kurtarırız ama, koluna zarar verebiliriz, biraz daha dayan sabret” dediler. Alaturka hela taşı zeminden ayrılınca, üçü de kahkahayı bastılar. Bilezikleri yere bırakınca kolumu kupurdan çıkardım. İtfaiyeciler; “Kardeş kolun morarmış, hastaneye götürelim” dediler, gitmek istemediği söyledim, tutanak falan düzenlendi, adamları gönderdim.

“Abi, yıkandım, temizlendim, odaya çocukların yanına geldim, salak karı çıkardığım bilezikleri koluna takmamış mı? Kendimi kaybettim, karıyı bir güzel dövdüm”, “oğlum yapmasaydın, isteyerek olmadı ki” derken; karı kendini korumak için kaçınca, ben de ağrıyan kolumu bir kez daha kapıya vurdum, sabah kadar inledim. Kolum şişince de hastaneye gittim. Doktorlar “Kolunu bir yere mi çarptın?” dediklerinde karıyı dövdüm diyemedim. Olayı önce ortopediste, sonra onun çağırdığı diğer doktorlara ve sonra diğer hemşirelere anlattırdılar. Hastane gülmekten kırılıyordu, sonra da bu raporları imzalayan Başhekim yardımcısına anlattırdılar.

Sanırım hala gülüyorlardır, biz de hala gülüyoruz.

Nadir Elibol

Ankara, 07.04.2020

Corona günleri

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.