Beyefendiiii !

Baskı Daha

Vedat Bey; yıllarca yalnızca pencereden selamlaşarak komşuluk yaptığımız halde geçen yılların ardından son 3-4 yıl artık kahve komşum olmuştu.

Kendi anlatışıyla T.B.M.M. diş polikliniğinden emekli olmuş, yazları Fethiye, kışları Ankara’da, sevgili eşi Günseli Hanımla sakin bir yaşam sürdürmeye başlamıştı.

Baharda, çalışanım Recep’in arabalarına indirdiği bavullarıyla, Fethiye’ye göçer, giderken çiçeklerini sıkı sıkıya bizlere emanet ederdi. Bu çiçekler bizim dostluğumuzu başlattı. Fethiye dönüşü bakımlı çiçekler geri verilir, bizler için getirilen kilolarca limon teslim alınırdı. Recep’te onların yolunu gözlerdi, dönüşleriyle ona üç beş kuruş verirler, üst baş desteği olurlardı.

Teşekkür için limonla ofise gelinen bir sonbahar sabahı, ofiste Baykal Bey ile karşılaştılar, ben şaşkınlıkla sarılma ve öpüşmelerini izlemekle kaldım. Yıllar, yıllar önce Ziraat Fakültesi’nden ikisi sınıf arkadaşı imişler. Vedat bey hem Baykal beyle Ziraat Fakültesini, hem de Dişçilik Fakültesi’ni bitirmiş, dostluğumuz ortak  dostumuz ile bir kat daha arttı.

Baykal beyin geldiği gün onu da ofise çağırır olmuştum, kahvelerle sabah başlayan sohbetler öğlen yemeklerine bağlanır olmuştu. Yine bir öğlen yemeği teşriflerinde, Recep’i eve göndererek aldırdığı sütlaç ile artık dostluğumuz taçlandırılmış oldu.

Artık Günseli hanım da balkon sohbetlerine katılır olmuş, karşılıklı yemek, aşure ve ekmek tarifleriyle komşuluğumuz pekişmişti. İlk zamanlar “Nadir bey” diye başlayan cümleler, artık “Beyeeeefendii” şekline dönüşmüştü. Bana sevgisinden “Beyeeefendii” diyordu. Çok hoşuma gidiyordu, bana böyle hitap edişi, samimiyeti, sıcaklığı, dürüstlüğü ile iyi bir abi idi. Bazen kulaklığını unutur, evden aldırırdı, bazen de masada unutur gider eve gönderirdik veya merdivenlerde yetiştirirdik.

Antakyalı idi. Antakya ile başlayan sohbetimiz, Cumhuriyetin o övünç dolu yıllarıyla süslenir ve bugün iktidarda olan yalancı dindarlarla sona ererdi. Benim gibi o da bu sahte, çıkarcı dindarlara ve onların dinlerine inanmazdı. İnanç üzerine yaptığı sohbetlerini kestiği gazete kupürleri, tarihi anılarla, Kur’andan surelerle  süslerdi. Ben de onun dilinden konuşurdum, gizli bir tebessüm ile beni takdir ederdi, “Aferin, doğru söylüyorsun” demezdi, ama gözlerini açarak dikkatle dinlemeye başladığında, söylediklerimi beğendiğini anlardım. Bir süre sonra, artık felsefi ve tarihi konular konuşmaya başlamıştık. Sabah sohbetlerine Baykal Bey’de katılınca, onun daha da hoşuna gidiyordu.

Öldüğünde onun gazetecilik mesleğini de öğrendim, bir de gazetecilik okulunu bitirmişti. Şahane adamdı Vedat Akın bey. Bana hayatımda hiç kimse onun gibi güzel “beyeeefendiii” dememişti. Ben Kur’an, İncil ve Tevrat üzerine konuştukça, o Kur’an üzerine yüklenir, ayetleri, hadislerle süsle “yalan bunların hepsi, yalan!” derdi. Ben kimse ile onunla konuştuğum kadar rahat konuşamazdım, konuşmazdım da.

İnanç ile imanın arasındaki farkı onunla sohbetlerimde yakalamıştım. Ona göre iman;  biat, itaat ve kabullenme idi. İman eleştirilemez, değiştirilemezdi. İman etmek sorgulamayı gerektirmezdi, teslimiyetti. Oysa inanç, o anda ve şartlardaki kültür, bilgi, kişinin zekası ile şekillenir, değişirdi. Hatta insan kısa yaşamında inandıklarını kolayca değiştirebilir veya geliştirebilirdi. Yalnız her insanın mutlaka inancı olmalı idi, neye inandığı kimseyi ilgilendirmezdi, belki Tanrı’nın yokluğuna inanırdı, ama inanırdı. İman’a gelince, insan için iman şart değildi. İman, insanı Tanrı’ya kul yapardı, oysa insanın inancından, Tanrı’nın haberi bile yoktu.

Günseli hanım hastaneye yattığını söyleyince; “Ne var? Ne oldu?” demekten kendimi alamadım, ağabeyimi merak ediyordum. Prostat’ta problem vardı ama, o ağır bir nezle grip yüzünden yatıralım denildiği için hastanedeydi. Bir hafta, on gün sonra eve dönünce sevindim. Mercimek çorba, zeytinyağlı enginar göndererek ve biraz da matrak alışverişler yaptım ki, yanında olduğumuzu bilsin, çabuk iyileşsin istedim. Ta ki, 1 Mayıs günü eşim Meral ofiste çalışırken, penceresine bakarak “Evde kalabalık var” dediğinde, hemen aklımdan ölüm geçti, ama güzel ağabeyime, komşuma ölümü yakıştıramamıştım. “Eş, dost ziyarettedir” dedim. “Biz de bir uğrasak” dendiğinde “yormayalım” demekle yetindim.

Pazartesi (4 Mayıs’ta) Baykal Bey’in telefonu ile sarsıldım. Vedat Abim ölmüştü. Biz hep konuşurduk, cennetin veya cehennemin olup olmadığını zaten. “Eeee! Şimdi ne olacak?” dedim, kendi kendime.

Çok doğaldı, bu dünyaya geldiğimiz gibi gitmekte gerekiyordu. “Nereye gidileceği” de çok önemli değildi, hiç kimse “nereden geldik?” diye soruyor muydu ki? Nereden geldiği belli olmayanın, nereye gideceği neden bu kadar önemli olsun? Diye düşündüm. Bence gelme de yoktu, gitme de. Onun dediği gibi, yaşarken,  cennet mennet diye düşünmeye de gerek yoktu.

Vedat abi, belki bir kuş, belki bir erik ağında bir yeşil erik, belki bir yaz rüzgarında Fethiye’de meltem olacaktı, ama onların hiçbiri Vedat bey gibi bana artık “Beyeeefendiii” diyemeyecekti, ama her kuş sesinde, bir esintide onu görecek ve selamlaşacaktım.

Zaten, dünya doğudan batıya döndükçe, herkes sonsuz doğuya gideceğinden ve gittikçe de doğuya varılamayacağından gidilecek yere de ulaşılamayacaktı. O halde  bu dünyada, herkesin ertesi sabah aynı yerde olacağı kesindi.

Zaman mı, ne zamanı? O da hayatta kalanların merakı.

Nadir Elibol

12 Mayıs,2009-15:10

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.