Bahçelievler

Baskı Daha

Babam askerliği bitirmiş, Ankara’ya gelmişiz. Neden Ankara? Ankara’de ne oluyor? Hiçbir şey anlamıyoruz. Tek hatırladığım an Bahçelievler 17.Sokak’ta giriş katı, ön cephedeki evimiz. Arka bahçeden askeri birlikler görülüyor, sokağın başına kadar hiç gitmemişim. 7.caddeyi bilmiyorum orada troleybüs var. Son durakta troleybüs bir (u) çiziyor ve tekrar yolun sağından geldiği gibi bu kez de sağ taraftan geri gidiyor, telleri ortada boynuzları bir sağa bir sola yatıyordu. Ben 8, kardeşim Nazan 3 yaşlarında, birkaç arkadaşımız var, hayat bahçede geçiyor, okul başladı. Ben Ulubatlı Hasan İlkokulu’nun üçüncü sınıfına başladım. Necibe Üstünel adlı topluca bir öğretmenim var. Okulda dağıtılan sıcak süt, evden götürülen bisküviler, kantinden alınan zambo çikolatalar, çikolata içinden çıkan sporcu resimleri, Hacettepe, PTT, Ankaragücü, Gençlerbirliği en güçlü takımlar, Eskişehir şampiyonluğa oynuyor. Takım tutamıyorum Fenerli gibiyim, Fener Ankara’ya geliyor, PTT ona üç gol atıyor, Hacettepe, Feneri perişan ediyor. Gizliden Fenerliyim görünürde ise Hacettepeli futbolcuların resimlerini biriktiriyorum. Bu resimlerle alt, üst, orta oynuyoruz. Bugünkü tasolar gibi. Kartı oynayanlar sıra ile duvara koyuyor, eliyle bırakıyor üstüne düştüğün futbolcunun kartını alıyorsun, günler böyle geçiyor.

Bir şeyler oldu, bu evden taşındık, halbuki bu evi herkese anlatıyorum, çünkü küveti var, arkadaşlarımdan kimsenin banyosunda küvet yok, yanımızdaki evler ve bizim ev Amerikalılar için yapılmış pahalı olmalıydı ki, cami durağına taşındık. Sobalı bir ev idi, küveti yoktu. Oysa ben en çok küvette oynamayı severdim, saatlerce su soğuyuncaya kadar suda kalırdım. Cami durağında karşı komşunun iki güzel kızı ile

21

oynamaya başladık. Kardeşim Nazan da kaynak oluyor. Benim en sevdiğim olay 26.sokağın başındaki bu evden karşıya geçmekti. Son durakta; sokakta oynarken, şimdi caddede oynuyordum. 10-15 dakikada bir Troleybüsler, 5 dakikada bir chevrolet station dolmuşlar, belki saatte bir de özel araba geçerdi. Karşı büfeden pazartesi Doğan Kardeş, Salı 1001 Roman, cumartesi de Walt Disney’in Donald Amca ya da Miki adlı dergisini alırdım.

Babam haftada 2.5 TL verirdi, bu çok büyük harçlıktı, dergiler 25 kuruş idi. Pazar günü Renkli Sinema’da çocuk filmine sabah film başlamadan bir saat önce gider, yüzlerce çocukla birlikte sıraya girer, saat:10’da 50 kuruşa film seyrederdik. Ertesi yıl yine harçlık 2.5TL olacak ancak 5 inci sınıfta troleybüsle Kızılay’a 15 kuruşla (paso) gidecek, Ulus sineması (bugünkü Soysal Pasajında) Büyük Sinema (bugünkü Büyük Çarşıda) ve Ankara Sineması (bugünkü Necatibey Caddesinin başında Ordu- evi’nin arkasında)na git- meye başlayacaktım. 100 kuruşa yakın kalan param da okul harçlığım olacaktı. Sokakta kızlarla oynama 4.sınıfta bitti.

22

Bu kez 25 inci sokağın başındaki eve taşındık. İkinci katta oturuyorduk. Komşular Ali amca-Esma hala, İbrahim Karaöz-Selma Yenge, Hikmet Kaya ve eşi Güzide yenge haftada bir iki akşam bizde idiler, antrede oturulur kağıt oynanırdı. Biz çocuklar sobanın yandığı iç odada oynardık, sessiz film, fıkra anlatma, korkunç hikayeler uydurma esas eğlence idi, bazen de radyodan “mikrofonda tiyatro” adlı oyun dizisini dinlerdik.

Bu evde çok arkadaşım oldu, Nazan’ın da kız arkadaşları vardı. Karşı komşu evde Hüseyin ile yıllar sonra Ermeni olduklarını öğrendiğim bizde yiyip içen Artin ve Armağan, yan evde Kemal, Gima’nın arkasında Gürdal ve Mehmet Ali vardı. Artık ana kuzusu olmaktan çıkmış, sokak çocuğu olmuştum. Arkamızdaki evde doktorların oğlu ve kızı vardı. Çoğunlukla o bahçede oynuyorduk. Kim ön ayak oldu bilmiyorum. Kayısı ağacının dallarına tahtadan bir kulübe yapmıştık, ev gibi olmuştu. Bütün günümüz ağacın üzerinde geçiyordu. Bu arada bana o zamanların modası bugün “bluejean” dediğimiz kot pantolon alınıyor, şişman olduğumdan büyük beden alınıp bacakları kısaltılıyor, lastik spor ayakkabısı ile yaz bitiriliyordu. Gazoz kapağı ve misket en büyük oyundu. Misket, üçgen, kuyu veya baş denilerek oynanırdı. Ya üçgenin içine birer veya ikişer misket konur uzaktan atılır, üçgenin içinden misket çıkarılmaya çalışılır, ya da misketler sıra sıra dizilir sağ veya sol baş belirtilir, o başı vuran tamamını alır götürürdü. Kuyuda ise misketi kuyuya ilk sokan başlar, diğerlerini vurarak kuyudan uzaklaştırır, üç hareketten sonra en yakında olan diğerlerinden 1, 2 veya 3 misket alırdı. Karşı büfe dergilerin dışında bu işe yarardı. Mika veya cam misketleri oradan satın alırdık. Cam misket pahalı idi, mika alır çok sayıda misket kazanırsam cam ile değiştirirdim. Japon cam misketlerin içi renk renk olurdu. Bazı Japonlar 2 veya 3 türk cam misketi eder Türk cam misketler de 5 veya 6 mika misket ederdi. Gece eve gelirken saatlerim sayma ile geçerdi. Torba dolusu misket, apartmanın odunluk ve kömürlüklerine hazine gibi saklanır, eve getirilmezdi.

23

Torbalar dolusu gazoz kapağı biriktirirdik. Fruko ve Pepsi en değerli kapaklardı, özellikle eğilmemiş ve düz olanlarına “gıcır” denilir, 5 Ankara Gazozu kapağı ile değiştirilebilirdi.

Okul tatil olunca, bu hazinelerle yan sokaklara “öte mahallelere” gidilirdi. Kimi kez zaferle, kimi kez mağlubiyetle dönerdik. Kavga ile biten seferlerimiz de olurdu, 10-15 gün o mahalleye uğramazdık. Bazen kitapçıdan şans talih alır, mahallede daha küçük çocuklara çıkacak hediyeleri göstererek, şans talih satardık. Büyük hediye kötü (o zamana göre çok iyi) bir çikolata, el kadar bir saman gofret, bir tarak, kötü bir kolonya vs. idi. Kitapçıdan 3-3,5TL’ya alınan şans talih kutusundan, her şans başına 5 kuruş satışla 6-6,5Tl kazanılırdı. Sonra bunun Ulus’ta sebze halinde satıldığını öğrendim ve Kemal, Hüseyin ve ben Ulus’a gittik. 2.5TL’ya kutusunu aldık, kafadan 1 TL kazanmıştık, yazın birkaç hafta bunun peşine düşerdik, eski dergi ve çizgi romanları hediye diye koyardık, kazanır mı idik, kaybeder mi idik bilmiyorum, ama çok eğlendiğimiz kesindi. Yaz geceleri eve geldiğimizde elimi, yüzümü yıkayacak halim kalmaz, zorunlu banyodan sonra doğru yatağa geçerdim.

Yazları en keyifli işim, annemle kardeşimi sanki onların muhafızı imişcesine yanıma alıp, yazlık sinemaya gidişimizdir. Sinema 3.Caddedeki PTT(Telekomun) karşısındaki şimdiki Migros veya Tansaş’ın bulunduğu yerde idi. Adı Zevkli Sinema idi. Tahta sandalyeler birbirine çakılmış, 9-10 tanesi bir arada dururdu. Leblebi, ay çekirdeği, markasız gazozlar ve çoğunlukla Türk filmleri, gökyüzünde sayısız yıldızlarla en büyük eğlencemiz idi. Filmin ikinci yarısında hafifçe üşüme bu işin süsü, ekmek kadayıfının kaymağı gibi idi. Bu sinemanın parasını bilmezdim. Annem ağzı metalle çevrilmiş, iki tarafındaki topuzları birbirine sarılan küçük el çantasından para verirdi. Sinemayı hep o öderdi. Üst sokaktaki Renkli Sinemada tam bilet 1.25 kuruş, öğrenci bileti 50 kuruş olduğuna göre, yazlık sinemada en çok 50 veya 75 kuruş olmalıydı.

24

Bu da koltuk ve sandalye farkı demekti. Açılır kapanır şekilde tahta sandalye bir tek Ankara sinemasında vardı. Yazlık sinemadan farkı bu tahta oturakların açılır kapanır ve cilalı olmasıydı.

Artık 5.sınıfta idim, büyümüştüm. Okulumuz Ulubatlı Hasan İlkokulu çocuk adımıyla evimize 40 adımdı. O zamanlar 7.Cadde’nin üzerinde GİMA diye bir mağaza vardı. İlk süpermarket. Bugün yerinde McDonald’s var. Okul hemen onun arkasıydı, evimiz de Mcdonalds’ın karşısı, caddeyi geçince hop okul. Okul yolu ancak Deneme Lisesi’ne gidince önem kazandı. Ortaokulu Deneme Lisesi’nde okudum. Ortaokul normal okuldu. Ama Lisesi bugünkü Fen liseleri, Anadolu liselerinin ilk denemeleri idi. Ankara, İstanbul ve İzmir’de birer tane idi. Mehmet Ali ve Gürdal hemen 7.Cadde’ye paralel sokakta otururlardı. Evleri karşı karşıya idi, Aydın’da o sokakta olunca, oyunlar çoğunlukla onların sokağına kayardı.

Bir gün Mehmet Ali harçlığı ile mantar ve maytap almıştı. Mantarları patlattık, ama annesi çağırınca maytapları eve götürmüştü. Et bekleyen kasap kedileri gibi Mehmet Alilerin balkonunun altına toplanmış, maytapları bize atmasını bekliyorduk. O da öyle yaptı. Maytapları ateşleyip, balkondan bize atıyor biz de balkona geri atıyorduk. İlginç bir oyun olmuştu, havada yanan maytap uçuyor, hava karardığından kıvılcımlar gökyüzünü süslüyordu. O bize, biz ona maytap atarak eğlendik. Maytaplar bitti, evlerimize dağıldık.

Eve geldiğimde babam çoktan eve gelmişti, azar ve sonrasında el ayak yıkama ile sofraya oturduk. Yine bir iki komşu geldi. Mutfak, banyo, salon, oturma odası, babamların yatak odası antreye bakıyordu. Kapı çalınca biz oturma odasından koşar ve antreyi geçer ve kapıyı açardık. Yine koştum, kapıyı açtım karşımda bir polis “Nadir Elibol sen misin?” ne cevap vereceğim, babam bizi duydu. Polis “İlhan bey, siz ve oğlunuz karakola kadar geleceksiniz” dedi. “Oğlum ne yaptın?” “hiçbir şey” dedim. Ne yaptığımı ve neyin suç

25

olduğunu bile bilmiyorum. Oturmaya gelen İbrahim amcalarla birlikte Bahçelievler karakoluna gittik, PTT’nin yanında yazlık sinemanın karşısında idi. Ne oldu? Kim şikayetçi? Ne zaman derken? Mehmet Alilerin balkonunda yangın çıkmış, balkonda masa, şezlong, sandalyeler atılan maytaplardan tutuşmuş, itfaiye gelmiş vesaire aklım ermiyor. Beni birileri eve geri getirdi, uyumuşum. Sabah kalktığımda babam gece eve çok geç geldiğinden, savcılık vs. işlerinden çıldırmış gibi idi. Beni babam dövmez, annemi talimatlandırır, annem beni döverdi. Bu kez istisna oldu. Babam tokatlıyor, bağırıyordu. Annem de “İlhan başına vurma” diyordu, hani düşmüştüm ya.. Adam aklını kaybetmiş gibi idi, ben de onun bu halini komik bulmuş olmalıyım ki, gülmeye başlamıştım. Babam dövmenin acemisiydi, beni tutmuyor, tutmadan vurmaya çalışıyordu. Ben kaçınca o daha da çılgınlaşıyordu. Oysa annem çok ustaydı, bir eliyle beni kolumdan tutar, sağ eline terlik alır, o vurdukça birlikte döner, hem ben isabetli dayak yerdim, hem o yorulmazdı. Oysa babam çok acemiydi. Neyse adamcağız işe gideceği için dayağı kesti. Mehmet Ali’nin babasının önce şikayetçi olduğu, ancak sonra Mehmet Ali’nin de işin içinde olduğunu anlayınca şikayetinden vazgeçtiği ortaya çıktı. Çünkü Mehmet Ali korkudan “benim haberim yok, Nadir’le Aydın balkona attılar” demiş. Davadan vazgeçilmiş, tutanaklar, kayıtlar iş kapanmıştı.

Güzel çocuklarla, güzel çocukluk geçirmiş olmakla kendimi çok şanslı saydım. Hep iyi bir aile, iyi bir çevrenin küçük bir fidanı sağlıklı geliştireceğini düşündüm. Bu sebeple çocuklarımı özgür bıraktım, onlara yol gösterdim, gizliden korudum ama yolda daima kendileri özgür olsun istedim.

Yorumlar kapalı.