Artık Mülkiyeliyim

Baskı Daha

Okulum Mülkiye’yi bitirmiş, Kasım 1975’de Gümrük ve Tekel Bakanlığı Müfettiş Muavinliği sınavını kazanmış, bir hafta Ankara’da kalarak, 24 Aralık 1975’de İstanbul’a Karaköy’deki Teftiş Kurulu’na gönderilmiştim. Sınavı kazanan iki kişi hariç beş kişi (Savaş Özdoğan, Zeki Tüyen, Nazım Bilican, Sedat Çetin baş ve ben) artık İstanbul’lu idik. Bir iki hafta sonra diğerleri de (Turan Yıldız ve Ender Yücesoy) Kurul’a teşrif ettiler. 8-10 gün herkes Kadıköy Otel ile Karaköy kurul arasında gidip geldi. Sabah 06:50 – 07:20 -07:40 vapurlarına binmemiz gerekiyor ki, üstadlardan önce Teftiş Kurulu’na ulaşabilelim. Erken vapura binersek, kahvaltı sokakta, sandviçci veya börekçide oluyor, geç kalırsak elde sandviçler kurulun yolunu tutuyoruz. Sandviç denilince bugün anlayabilmek veya hayallemek kolay, 1975 yılının Aralık sonunda Türkiye’de bilinmeyen yalnızca Karaköy çalışanlarının sandviçi ile tanışıyorum. Yumruk gibi fırından yeni çıkmış sıcak sandviç (küçük ekmek) enine ikiye ayrılıyor, bizler ekmek arasına peynir, domates falan koyarız ya, Karaköy sokaklarında öyle değil. Küçük ekmekçikler açılıyor, tabanına margarin sürülüyor, tavanına da zeytin ezmesi, sonra soruyor, kaşar, salam, domates veya beyaz peynir, domates, biber veya yumurta, kaşar, salam veya kaymak, bal hangisi diyor, şaşırmışım, her sabah farklı ikişer sandviç yiyorum.

Karaköy’de Ziraat Bankası’nın arkasında yeni keşfettiğimiz bir pasajın avlusu içinde (bir hanın bodrum katında) “Güllüoğlu” adlı bir Karaköy börekçisi var. Sabah 6,7,8,9 her an sıcak su böreği (kıymalı veya peynirli) yapıyor, servis ediyor, ayakta yiyorsun. Saat 10’dan sonra cevizli kadayıf ve cevizli baklava, sunuyor. Hemen yanındaki börekçide de içinde hiçbir şey olmayan 3-4 cm eninde bir tahta cetvel ile kesilen bir börek var, üstüne pudra şekeri dökülüyor. (Sıcak sade börek ve pudra şekeri) inanılmaz. Günümüzde şimdi bu hanın içinde Güllüoğlu’nun yerinde saatçiler, elektronikçiler var. O da şöhret olunca, artık cadde üstünde, yakındaki otoparkın altında…

Karaköy Çinili Han’ın giriş katının (Türkiye’nin en büyük ve en önemli giriş gümrük müdürlüğü) üstünde 1.katta Teftiş heyeti var. 10-12 oda bulunuyor, (Heyet 16 muavin ile 54 kişi) denize bakan beş odada, ikişer ileri yaşta müfettiş oturuyor, (bir tek başmüfettiş var, o da Mehmet Ali Devecioğlu adlı biri) denize bakan sağlı sollu iki büyük köşe odada dörder müfettiş oturuyor, deniz görmeyen dipte sağlı sollu iki odada da taze müfettişlerin odaları var. Onların odalarından geçilen iki odada da yetkili müfettişler oturuyorlar, yetkililer ve muavinler müfettişlerin odasından geçerek ancak bu odalara girebiliyorlar. Yetkisiz muavinler ise odayı bırak, masa bile verilmiyor. Muavinler ya üstadlarının yanında bir sandalyede veya seyahate giden müfettişlerin boş masalarında çalışma imkanı buluyorlar.

Ben Coşkun Özışık üstadın yanında yönetmelik okuyarak, koltukta kucağımda kitap ilk günlerimi geçiriyorum. Kendisi sabah çok erken geliyor, Ender ve ben daha erken gelmek zorundayız. Sabah sandviç, börek sokakta, akşam da rakı-bira ve Kadıköy’de çarşı içindeki meyhanelerdeyiz. Üniversite ortamı ve baba evinden kurtulduk ya; cepte para da olunca, her akşam aynı şeyleri yapıyoruz. Mülkiye’den sınıf arkadaşlarımız, maliye müfettişi Toper Çağlayan, Durmuş Öztek, hesap uzmanı Ferhat Fahran, Zeki Kostüm, bankalar murakıbı İbrahim Toptepe, Mehmet Çekinmez ve Mehmet Sazcı, ticaret müfettişi ve biz gümrük müfettişleri en az 5-6 kişi, bazen de 8-10 kişi, hep aynı sofradayız, dört kişi içkili masaya toplam 20 TL verince garsonlar fır dönüyor. Çoğumuz haftalık 25 Tl verip, beş gün kullanarak , Elif Otel’de kalıyoruz, çevredeki meyhane ve birahanelerde hafifce kafayı bulunca, 40-50 adım yürüyerek otelimize ulaşıyoruz.

Pazartesi’nden Perşembe’ye Elif Otel’deyiz ya, Cumartesi, Pazar boş odalar, bizim için en önemli gün Cuma. Hepimiz birkaç eksiğimizle Ankara yolcusuyuz. İki otobüs şirketi tercihimiz, Kamil Koç ve Gazanfer Bilge. 1976 kışı İstanbul-Ankara arası ücret 5 TL, ancak Kamil Koç’un 23:15 ve 23:45 servisleri biraz lüx, onlar ilk kez kek veriyor, diğerleri yalnızca su veriyor, bu iki seferin fiyatı 7,5 TL. Biz de müfettişiz ya, tabii ki; 7,5 TL ödüyoruz ve lüx yolculuk yapıyoruz. Bu İstanbul-Ankara lüx seferi tam 8 saat sürüyor, diğer seferler 9 veya 9,30 saat.

İstanbul Harem’den çıkış ile hemen Güzelyalı’yı geçince, Gebze yakınlarında bir yerde ilk mola veriliyor, şaka gibi değil mi? Bu mesafe 1,5-2 saatte alınıyor. İkinci Mola yeri Bolu Dağı’nda, üçüncü mola ise Kızılcahamam’a yakın, Çeltikçi denilen bir yerlerde veriliyor ve sonra Ankara’ya ulaşabiliyorsunuz.

Sabah 7’yi geçerken garajdayız.(Şimdi büyükşehir belediyesinin bulunduğu yer) Herkes koşa koşa baba evine gidiyor, kirli çamaşır ve gömlek analara emanet ediliyor. Ev yemekleri, kahvaltılar ailenin tek konusu. Sevgilisi Ankara’da olanlar öğlene doğru buluşma peşinde, gezme tozma akşam yine baba evi, Pazar akşamı da bu kez Ankara-İstanbul, yer bulursak Kamil Koç lüks sefer 23:15 veya 23:45 veya Gazanfer Bilge İstanbul yolcusuyuz. Sabah üzerimizde takım elbise ve kravatlar, elde bavul ve çantalar ile doğru İstanbul Teftiş Kurulu’na mesaiye yetişmeye çalışıyoruz. Ankara’ya yolculuk sivil, İstanbul yolculuğu takım elbise ile, o zavallı siyah deri müfettiş çantası gelirken de, giderken de hep yanımızda. Uykusuz yolculuklar, Cuma çoğu kez hafif sarhoş, sızmış uyuyarak Ankara’ya ulaşıyor, Pazar günü cin gibi uykusuz İstanbul’da oluyoruz. Pazartesi perişanlık, artık Pazartesi’yi kurulda ve üstadların masasının yanında bizleri siz düşünün.

Yine bir Ankara-İstanbul yolculuğunda bu kez Gazanfer Bilge otobüsündeyim. Daima 14 veya 18 numaralı koltuklardan birinde oturuyorum. Öğrenmişim insanlar uyuyunca cama yaslanarak uyuyor ya, ben de böylece bana yaslanmalarından kurtuluyorum, ayrıca ayağımı da koridora uzatıyorum.

3ncü sıra koltuklarda en sağda pencere yanı 12 numarada takım elbiseli yaşlı bir adam oturuyor. Benim gibi uyku ona çok uzak, gözleri açık sağa sola, yola bakıyor, bazen göz göze geliyoruz. Ciddi bir adam, okumuş gibi, mühendis olduğunu tahmin ediyorum, bu yaşta mühendis olmaz herhalde, adam 80 gibi gözüküyor. Babam mühendis ya, 50 yaşında yok, 1951 Yıldız mezunu, Eee! İlhan bey babam 46 ise, bu adam 1895 doğumlu mu? Yok artık 1915 yılının mühendisi mi? Bu adam Osmanlı mı? Diyorum. Kafamda adamı matrağa alıyorum, geceyi oyalanarak geçiriyorum. Adama içimden “Abdülmecid’i gördü mü?” diye takılıyorum. İlk molada aşağıya inmedi, ben çay, sigara için aşağıdan onun penceresine bakıyorum. O da bazen gözleriyle bana rastlıyor.

Otobüse geri binerken, kendisine tebessüm ettim, yerime geçtim. Bolu’ya kadar kendisini izledim. Mola’da soracağım “Mühendis misiniz?” Ne alakası var bilmem, ama otobüste takım elbiseli tek ikimiz varız. Ben mecburiyetten takım elbiseliyim, koşarak teftiş kuruluna yetişeceğim, o niye takım elbiseli?Takım elbiseli olunca sanki yakınım gibi oldu. Neyse! Bolu’ya gelince hızla indim. Tuvalet sonrası iki çay aldım, doğru otobüse “Efendim, size çay almıştım, içer misiniz?” dedim ve çayı uzattım. “Teşekkür ederim, alırım” dedi, uzandı aldı, gözüme bakarak “Mülkiye’li misin?” demesin mi? Kaldım. Kendi ceketimin yakasına baktım. Mülkiye rozetim yok, “Nasıl?”, “Nerden bildi?” cevap veremedim. Yüzüne dikkatlice baktım. Birbirimize baktık, ancak bir süre sonra “Evet efendim” diyebildim. Gözlerinin içi gülüyordu. Soramadım, aptalca olacak ama nasıl bildiğine şaşırmıştım. Yeni mezunum ya, “Evet efendim, 1975 mezunuyum” diye devam edebildim. Gülüşü yüzüne yayılmıştı, “Çok güzel, ben de 1919 Mülkiye Mektebi mezunuyum” demesin mi? Acayip oldum, o çok yaşlı gözüken adam (75 en çok 80 yaşlarında) güçlü bir Cumhuriyet çocuğu oluverdi gözümde. Hem savaşta olmuş, hem savaşta Mülkiye’de, sonra Cumhuriyetin genç savaşcısı ve Mustafa Kemal’in bürokratı, gözümü kendisinden ayıramıyorum, koridorda koltuğun başlığına tutundum, kaldım. Artık Osmanlı mühendisi diye dalga geçtiğim bu yaşlı adam gitmiş, saygı duyacağım Cumhuriyetin ilk Mülkiyelisi duruyordu. “Eski Valiyim, emekliyim. Ankara’da çocukları gördüm, özlem giderdim, İstanbul’a dönüyorum” dediğinde, ben hala Mülkiyeli abimin önünde bilinçsiz “hazır ol”da, ayakta kalmıştım.

Heyete geldiğimde de böyle olmuştu. Yaşlı Mülkiyeli müfettişlerle sarsılmıştım. Orta odada Mehmet Ali Devecioğlu ve İhsan Akın oturuyor, bunları ilk üç-dört gün görmedik. Kapıları hep kapalı, dediler ki; Mehmet Ali Bey ve İhsan bey 43 yıllık müfettiş, ancak Mehmet Ali bey kıdemli. “Yok artık” demiştim. “Bunlar dinazor mu, ulan?” diye de sohbette kendi aramızda söz etmiştik. Sonradan taze müfettişlerin bile adımlarını ağırlaştırarak ve ceketlerini ilikleyerek bu odalarının önünden geçtiğini görünce, işin önemini anlamıştım. Orta odanın hemen yanlarındaki odalarda; Kenan Rıza Şahinoğlu (1940 Mülkiye) 32 yıllık, Hidayet Karagül (1949 Mülkiye) 27 yıllık, Abdullah Şişiç 31 yıllık, Necdet Bilecik (1951 Mülkiye) 25 yıllık, Nizamettin Demirkök (1955 Mülkiye) 19 yıllık, denize bakan yan odalarda otururlardı. (Turhan Atan 23 yıl, Celal Erel 22 yıldır Haydarpaşa Gümrüğü’nde otururlardı) Onların hepsi ben doğmadan müfettiş olmuşlardı. Bunlar nasıl adamlar derdim, şimdi karşıma 1919 çıktı, ne demek? Teftiş kurulunda gördüğüm en yaşlı Mülkiyeli; mektebi 1938’de İstanbul’dan Ankara’ya taşındığında, 1940 mezunu olan Kenan Rıza Şahinoğlu idi. Onun önünde duramazken, 1919 ile konuşmak ne demekti?

Başka bir dünyaya geçtim. İstanbul’da Mülkiye mektebi Birinci Dünya Savaşı nedeniyle kapanmış, pek çok öğrenci yedek subay olarak orduya yazılmış, çoğu şehit olmuş ve okul üç-beş mezunla mezunlarını verememişti. Geleceğin hariciyecileri, devlet erkanı, kaymakamı yitip gitmişti. 5 Kasım 1918’de okul tekrar açıldığında, son sınıfta olmalı ki, 1919’da otobüsteki bu değerli abim mezun olabilsin diye düşündüm. Nasıl bir mezuniyet? Hem savaşacaksın, hem son sınıfta savaş sonrası mezun olacaksın. Hem de Mustafa Kemal aynı yıl Samsun’a çıkacak, Kurtuluş Savaşı’nı başlatacak, kilitlenmiştim. Anadolu’ya geçti mi? Kurtuluş Savaşı’nda bulundu mu? Osmanlı’nın Mülkiye mezunu yeni Cumhuriyet’te kaymakamı olabildi mi? Nerede idi, savaş sırasında?

“Hadi beyim ilerleyelim, yerimize oturalım” diyen otobüs muavininin sesiyle irkildim. Muavin boş çay bardaklarımızı aldı. Ben şaşkın yerime oturdum, tek kelime konuşamadım. Yolculuk boyunca yandan da olsa hep onu seyrettim. Heyecan yapmıştım. Bir Mülkiyeli’nin duruşunu izliyordum. 1919-1976 demek ki (dört yıl okul kapalı) 1896-1898 doğumlu olmalı, herhalde diye düşünüyor ve 1960’larda emekli olmuştur diyordum. Bir yandan da “Hala Vali gibi duruyor, farklı duruyor, yahu” diyordum, demek ki Mülkiyeli duruşu böyle oluyor, diye hayal ediyordum.

İstanbul seyahatinin son molasında hemen yanında yerimi aldım. Mülkiye’den bahsettik, arkadaşlarının büyük bir çoğunluğunun savaşta öldüğünü, Cumhuriyetin ilk günlerindeki, kaymakamlığından sonra Mülkiye’nin Ankara’daki Yüksel Okulu döneminden söz etti. 6 Kasım 1936 onun için çok önemli idi. Atatürk’ün Mülkiyeli’lere gönderdiği 11 Aralık 1935 mesajını da ezbere biliyor ve heyecanla tekrarlıyordu.

“Türk Milleti’ne, Türk Cumhuriyeti, Türklüğün istikbaline ve Devletine karşı yapmaya mecbur olduğumuz ödevler bitmemiştir ve bitmeyecektir. Siz onları tamamlayacaksınız, siz de sizden sonrakilere, benim sözümü tekrar ediniz… Yüksel Türk, senin için yüksekliğin hududu yoktur, işte parola budur” Mustafa Kemal’in söyledikleri ile tekrarladıkları hemen hemen aynı idi. Demek ki; Mülkiyeli olmak böyle bir şeydi.

İstanbul’a indiğimizde, kurul falan umurumda değil, “geç kalırım”, “üstad kızar” aklımdan çıktı, gitti. Onu evine bırakmam gerekiyor diye kurguladım. Ancak genç bir adam ile 50-55 gibi bir kişi onu garajda karşıladı. Yanlarına yaklaştım. “Efendim sizi evinize bırakabilir miyim, ben de Kadıköy’de oturuyorum” (yalanda olsa) dediğimde, “Oğlum beni almaya gelmiş, tanıştırayım” cevabıyla, hevesim kursağımda kaldı. Tokalaşırken, vedalaşmak amaçlı önünde eğildim, Cumhuriyet Mülkiyelisini selamladım.

Hızla Harem’den, Sirkeci’ye feribot ile geçtim. Hem çanta, hem valiz, hem takım elbise ile beni görenlere pek komik görünüyordum. Ama Mülkiyeli olduğum anlaşılır tarzda, Mülkiyeli abime benzer duruşla Karaköy’e yürüdüm. Kurulu da hizmetli Hüseyin efendi paspas yapıyordu. Valizi çay ocağına koydum. Çantamı da Coşkun beyin odasına bıraktım, geldiğimi gösterecektim, binaya tek tük memurlar geliyordu, sandviç arabasının önünde yine sıra oluşturulmuştu, sandaviççi benim müfettiş veya Mülkiyeli olduğumu bilmez ki, “Nasıl yapalım, delikanlı?” dedi. “Biri yumurta, beyaz peynir, diğeri” … şöyle tezgaha göz attım. “Hadi, hadi çabuk” fırçasıyla “şundan koy, söğüş dil ve dil peyniri olsun” dedim, o anda tekrar vatandaş Nadir olmuştum.

Ama, ben bugüne kadar “Mülkiyeli duruşumu” hep sürdürdüm.

Nadir Elibol

29 Mart 2018

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.