Aman Petrol


Deprecated: implode(): Passing glue string after array is deprecated. Swap the parameters in /var/www/wp-content/themes/largo-0.6.4/inc/post-social.php on line 157
Print More

Yetkili Gümrük ve Tekel Müfettiş muaviniyiz. Nazım’la Kapıkule’deyiz. Kötü bir kapı, tost yapan bir çay ocağı bizi hayata bağlıyor. Sabah demli bir çay ve kaşarlı tost (odacımız yaptırırsa kaşarı kalın konuluyor, herhangi birisine seslenirsek, herkese olduğu gibi incecik) yeni bir günün başlangıcı, öğlen yiyecek yok gümrüklü sahanın hemen dışında köfte ekmek, sucuk ekmek buluyoruz, Londra Kamping diye bir konaklama yeri var ki, orada bisküvi, çikolata, hatta simit bile var.

Sanırım hem kapı nöbeti, hem de bölgenin soruşturmaları veriliyor, bir süre burada kalıyoruz. Misafirhanede iki üç oda var bir de odunla ısınan termosifonu bulunan banyo aklımda. Rezalet, yokluk, sefalet. Çarşafları, yastık kılıflarını ve yeni moda olan nevresimi biz yanımızda taşıyoruz. Misafirhane battaniyesini nevresimin içine koyuyoruz, yastığına da kılıf geçirdik mi 5 yıldız otel oluyor.

TIR karnelerine bakıyoruz. O zamanlar TIR takip güzergahı olmadığı gibi, gümrükler arasında telefon bile bağlanamıyor. Kapıkule’den giren TIR’ın Gürbulak’tan çıktığı iki ay içinde öğrenilirse bu çok büyük başarı, TIR karnelerin IRU’da çalındığına dair soruşturmalar, TIR karnelerinin eşlenmediğine dair soruşturmalar, TIR kamyonun kaybolduğuna dair soruşturmalar bugün ne kadar tuhaf geliyorsa, o günlerde, 1977- 78 yıllarında o kadar doğaldan işler.

Bizler de kaynağında dedektiflik yapıyor, şüphelendiğimiz TIRları kafamıza göre açıyoruz. Mala bakıyoruz, adrese bakıyoruz, yazılıştan şüpheleniyoruz, şoförü beğenmiyoruz, kamyon çok eski ise açıyoruz, kamyon çok yeni ise açıyoruz. Duyduğumuz ve öğrendiklerimize göre kriterler geliştirmişiz.

88

“Şunu aç hazırla” “şunun eşyasını indirin” “bunu tam sayalım” diyoruz. Sanki iş, güç yok, yeni işler üretiyoruz. Gece kalkıp TIR kontrolü yapıyoruz. Gece kapıyı kapatıp, TIRları listeliyoruz, yurt içine sallanmasın istiyoruz. O zamanlar “salma” diye bir deyim var, gece yarısı gelip şoförü arıyoruz. Bugün aptalca sayılan her şey o günlerde çok normal işlerden sayılıyor.

“Şu TIR’ı açın” dedim. Branda açılınca deodorant sprey aksamı, makinesi ve parfüm ham maddesi İRAN’a gidiyor. “Kapları sayın” diyorum. Sayıyorlar tamam “şu makinanın önündeki kutuyu çekin” diyorum. makinanın kasasında “Tepedelendi sokak no (?) Fatih-İstanbul-Cevdet ÇİL” yazıyor. Hemen kutuyu yerine koydurdum. Görmemiş gibi yaptım. “Beni bekleyin” dedim. Nazım’ın yanına gittim, olayı anlattım. Savcılığa versek eksik teşebbüs falan filan diyecekler, beraat edecekler. TIR karnesi IRAN gözüküyor, ama mal İstanbul’a gidiyor. “Ne yapalım?” diye düşünürken, Nazım “TIR’ı bırakalım, İstanbul’a gitsin, takip edelim, İstanbul’da boşaltırken yakalayalım” dedi. Ben de “ne ile takip edeceğiz, ya adamlar fark eder, memurla anlaşır veya elden kaçırırsak?” dediğimde “Sedat’ın düğünü var. İstanbul’a Başkanlık’tan bir günlük izin isteyelim, biz de TIR’la birlikte İstanbul’da olalım. Niyazi Eren çok güvenilir bir kısım amiri onu ve bir memuru takibe verelim” dedi. “İyi de biz nasıl memur görevlendireceğiz? İş cetveline alırsak boş çıkarsa, rezil oluruz. Almazsak araba ve memur nasıl temin edilecek?” diye düşünürken; Niyazi Eren görev yazısı ile araba işini halletti. Ben bu şüphe ile eğer iş boş çıkarsa; henüz yeterlilik sınavına girmemişiz, karizma da Başkanlık nezdinde çizilir diye iş cetveline almak istemiyorum.

İş cetveline alınmış gibi Başkanlık yazısını hazırladım. TIR’ın başına döndüm. Olağandan gibi TIR’ı kapattım. Yabancı bir

89

şoför idi. TIR’ı saldık, ardına da Niyazi Bey, iki muhafaza memuru ile resmi arabayı çıkardık.

Komik olacak ama, Sedat’ın düğününe gidiyoruz diye Edirne’den otobüse binip İstanbul’a hareket ettik.

Hava kararırken, belirtilen adrese gelmiştik, muhafaza memurları deponun yakınına park etmiş bekliyordu, Niyazi bey akıllı adam, bir kaçak takibinde olduğunu söyleyip İstanbul Başmüdürlükten 8-10 memur daha istemiş, bir silahlı çatışma ihtimali düşünerek silah, mermi her şeyi hazırlamıştı. Telefon yok ki konuşalım. Bizi görünce “Efendim TIR içeride boşaltılıyor” dedi. İnanamazsınız ama öyle bir heyecan, öyle bir gurur içindeyim ki, Nazım’la “Yırttık, Başkanlık ne yapıyorsunuz, diyemeyecek” dedim. Hem kaçakçı ile hem Başkanlıkla uğraşacağız.

Kapıyı çaldık, demir kapı açılınca, TIR tabak gibi ortaya çıktı. Memurlar sağa sola dağıldılar. Kımıldamayın derken, üst araması bitti. Şoförden evrakları aldım. Fotoğraf çekmek aklımıza gelmiyor ki, İran malının bir kısmı TIR’ın üzerinde, bir kısmı yere indirilmiş, bir kısmı da fabrikanın içine yığılmış, patronlar fabrikanın asma katında iki odadalar. Avludaki operasyonu izliyorlar, yukarı çıktık, kapıya bir memur diktik. Daktilo, pelur kağıdı, ananın adı, babanın adı nedir? Malı nasıl aldın? Kaça aldın? Yazdık, çizdik. Gece 21 falan oldu. Tutanaklar, müsadere zaptı imzalandı. Adam arkasını döndü, kasayı açacak, Nazım bunu görünce silah çıkarabilir diye memura seslendi, ben kapıyı açtım. Memur yok. Adamla göz göze geldik. İple bağlanmış 30x30x30 gibi bir balyayı masaya koydu. “Bu parayı alın gidin” dedi. Kalbimde ritm bozukluğu olduğunu o zaman anlamalı imişim, nefesim kesildi, camı açtım, nefes alamıyorum. Nazım bağırdı, çağırdı. Memurlar geldi. Adamı, kardeşini, şoförü, TIR’ı,

90

eşyayı paketledik, bir yazı ile nöbetçi savcılığa teslim ettik. Niyazi Eren sayesinde burnumuz kanamadan işi bitirdik.

Saat 22:30 gibi olmuş, “Hadi Nazım, Sedat’ın düğününe yetişelim” dedim. Düğün Aksaray’da idi, sevgili Sedat Çetinbaş’ın 15 Mart 1978’de düğününe yetiştik. Bizim gelişimizle ekip tamamlandı.

Yedik, içtik, eğlendik, görenler Sedat’ın düğünündeyiz sanıyorlardı ama biz Nazım’la zaferimizi kutluyorduk.

Sabah Kapıkule’ye geri döndük, öğlen oradayız, Niyazi Bey’de gelmiş üstadlara anlattık, muavin iken başarılan bu işten dolayı tebrik aldık, başkanlığa durumu bildirdik.

Çok keyifliyiz, hemen Kapıda duyuldu. Nazım ve ben dışarı çıkınca herkes hazır ola geçiyor, selamlamalar, eğilmeler biz de havaya giriyoruz.

İkinci, üçüncü gün bir şey dikkatimi çekti. Ben odadan tuvalet için çıkıyorum, binada ve sahada hoş bir müzik sesi kulağıma geliyor, bir süre sonra kesiliyor. Nazım çıkıyor yine müzik çalıyor.

Sonra “Nazım ulan bunların çaldığı müziğe dikkat ettin mi?” “Yoo, ne var ki?” dediğinde; sanırım o zamanlar çok meşhur olan Ajda’nın “Aman Petrol” şarkısını benzer veya bana onu hatırlatan bir şarkı çalıyordu, içinde “aman” kelimesi geçiyordu. Sonra dikkat kesildik. Biz odadan çıkınca “Aman” diye memurlar uyarılıyormuş.

Hani TIR’ı yakalarken uyanık ve zekiyiz ya, kapıda memurların bizden daha zeki olduğunu anladım. Müfettişliğim boyunca karşımdakinin benden daha akıllı olduğunu düşünerek, daha dikkatli, uyanık ve şüpheci olmaya çalıştım. Bundan da çok kazançlı çıktım.

91

Parfümler, deodorantlar ne mi oldu diyorsunuz. İki, üç gün içinde raporu yazdım, suçüstü durumu var ya hemen işi tamamladık, adamlar tutuklandı. Mahkemeye falan çıkarılmış Başmüdürlük davayı takip ediyor, bize de zaferin keyfini sürmek düşüyor.

İstanbul Teftiş Kurulu’na döndük, sekreter hanım “Efendim bir bey sizinle görüşmek istiyor” dedi. “Gelsin” dedim. Yine bayılacağım, karşımda fabrikanın tutuklanan patronu. “Buyurun” dedim. Adam dışarı çıkmış, “ulan bu nasıl iş” diyorum. “Nadir bey sizi de yorduk” dedi alaycı bir ifade ile. Ben de nasıl yani, falan filan saçmalıyorum. “Efendim, yazık oldu emeğinize, almadığınız balyayı başkalarına vermek zorunda kaldım” dedi, oturun bile diyemedim, müsaade istedi, çıktı, gitti.

Zafer sarhoşu ben, öylece kaldım. Her zaman, her sonuca hazır olmak gerektiğini, çok önemli sandıklarımızın yarın önemsiz olabileceğini, farklı değerlerde farklı insanlar olduğu sürece her olayın olağan olduğunu bir çırpıda öğrendim.

Ancak Mülkiye’de, bu ülke, bu vatan, bu millet için görev yapacağım bana öğretildiğinden, duruşumu, tavrımı hiç değiştirmedim. Olacakları ve sonuçları bile bile hep beni büyüten bu vatan için yaptım. Kaybetsem, yenilsem dahi, bu duruşumdan dolayı hep gizliden kendimle gurur duydum.

92

Comments are closed.