Babil Kulesi


Deprecated: implode(): Passing glue string after array is deprecated. Swap the parameters in /var/www/wp-content/themes/largo-0.6.4/inc/post-social.php on line 157
Baskı Daha

Babil Kulesi sembolizmasını bizler Tevrat’tan almış, tıpkı diğer kutsal kitaplardaki anlatımlar gibi, kuleye herkesin farklı yorumlar getirebileceğini düşünerek, günümüze taşımışız. Bu nedenle; önce kutsal kitaplarda anlatılan Babil Kulesi’ni görmek lazım.

Önce Tevrat’a dönelim, bu “Babil Kulesi”ni nasıl düzenlemişler  ona bakalım:

BEREŞİT 1.Kitap NOAH Bölümü

11 nci Perek, 32 nci Pasuk “Babil Kulesi” için şöyle diyor:

(1) Tüm yeryüzü tek bir dile ve tek amaca sahipti.

(2) İnsanlar, doğudan göç ederlerken, Şinar topraklarında bir vadi buldular ve orada yerleştiler.

(3) Birbirlerine “Gelin tuğlalar şekillendirelim ve onları ateşte yakalım” dediler. Bu şekilde taş yerine kullanmak üzere tuğlaları, harç içinde ziftleri oldu.

(4) “Gelin kendimize bir şehir ve başı gökyüzüne erişen bir kule inşa edelim, kendimize bir isim yaparız” dediler. “Böylece yeryüzüne dağılmayız.”

(5) Tanrı insanoğullarının inşa ettikleri şehri ve kuleyi görmek için indi.

(6) Tanrı, “Hepsi aynı dile sahip, tek bir millet bunlar ve ilk yaptıkları şey bu mu?” dedi.

“Ve şimdi yapmayı planladıkları tüm bu işin engellenmesi gerekmiyor mu?”

(7) Bu yüzden “Gelin inelim ve orada dillerini karıştıralım. Öyle ki, kimse bir diğerinin dilini anlayamasın.”

(8) Tanrı onları oradan tüm yeryüzüne dağıttı ve şehri inşa etmeyi bıraktılar.

(9) Bu sebeple, Tanrı buraya Bavel (İbranice Babil demektir) ismini verdi. Çünkü Tanrı’nın tüm dünyanın dilini karıştırdığı yer orasıydı ve Tanrı, insanlığı tüm yeryüzüne işte buradan dağıtmıştı.

Tevrat’taki bu anlatım; dünyanın yaratılışının 1996 ncı yılında, yani Tufan’dan 340 yıl sonra meydana geldiği, Noah’ın ve çocuklarının halen hayatta olduğu, Avraham’ın 48 yaşında Tanrı’yı keşfettiği dönemde dünyada bulunan tüm milletler bugünün Irak (Babil) topraklarında yaşamaktaydı şeklinde idi. Herkes tek bir dili “LAŞON AKODEŞ” (kutsal dili) İbranice’yi konuşmaktaydı.

“Noah, Şem, Avraham manevi bir gelişimi elde etmek istedikleri halde, ellerindeki bu manevi avantajları ve imkanları kendilerini büyütmek ve güçlerini arttırmak için kullanmışlardır. Geçmişte büyük bir tufanın gerçekleştiğini çok iyi bilenler hayatta olduğu halde, tüm olayları Tanrı’nın kontrol ettiğini görmezlikten gelmeleriyle gülünç hale gelmişlerdi” deniliyordu.

Tevrat’ın bu yorumu ile Babil Kulesi için, “İnsanın kendini kandırma yeteneği o kadar büyüktür ki, gerçekleri boşa çıkarıp, bir boşluğun etrafında kendi gerçeklerini inşa edebilir” diyordu. “Tanrıyı hedefleyen bu isyanın başmimarı Nimrod’dur.(Nemrut olabilir) Göklere yükselen bir kule yapıp, bu yolla Tanrı’ya savaş açmayı planlamaktadırlar” denilmektedir. Babil Kulesi, “Tanrı’ya karşı bir ayaklanma” olarak anlatılmış ve farklı bir yorum getirilmiştir.

TORA’da “Tufan’ın hatırası bile, bu kişilerin Babil’de, Tanrı ile yüzleşmesine engel oldu” denilmiş, “Kendi kendilerine belirli bir tereddüte kapılarak, korkudan kulenin inşasını yarım bırakmışlardır” denilerek, çalışmayı yarım bırakmayı, insanlar arasındaki kavga, kıskançlık ve karmaşaya  bağlamışlardır.

Bazılarınca da TORA’da “Tanrı, dünyaya sadece 1656 yılda bir kez felaket getirir” diyerek, Tufandan 340 yıl sonraki 1996 yılında Babil Kulesi yapılmasına devam edilmesi, Tanrı ile göklere yükselen bu kule vasıtasıyla savaşılması gerektiği dile getirilmiştir. (Günümüzde İbrani tarihi 6.011’i göstermektedir)

Tanrı’nın, Babil şehrine inmesi insanın planladığı bu işi, yani onun kötülüğünü cezalandırma içindir. Bu cezalandırma, dilini değiştirerek kuleden, şehirden birlik halinde olmaktan çıkarıp, onları dağıtma şeklinde olmuştur.

“Babil” İbranice “Bavel” demektir. “Bavel” kökünden “Balal” kelimesi üretilmiştir. “Balal”da İbranice’de “karıştırdı” demektir. (Beresit/Noah/11nci Perek, 32nci Pasuk 9’a bakın)

Görüldüğü üzere, Tevrat’ta “Babil Kulesi” ile insanın iki tür cezalandırılması vardır. Tanrı’ya isyan etmeyen Tufan nesli, (Noah, Şem, Avraham vs.) hariç diğerleri soygunculuk ve birbirini çekememezlik, yani kavga ve kargaşadan dolayı Tufan ile çok ağır cezalandırılmıştır. Dağılış Nesli (yani Tufan nesli) ise, barış içinde yaşamalarına rağmen, tanrıya isyan ettikleri için dünya yüzeyine dağıtılma  gibi daha hafif şekilde cezalandırılmıştır.

Tanrı’yı inkar etseler bile, insanların barış halinde yaşamaları, Tanrı katında hoş karşılanıp, yalnızca dağıtılma ile cezalandırılırken, kavga, kıskançlık ve kargaşa, birbirini çekememezlik Tanrı katında asla tasvip edilmemiş ve bu insanlar daha ağır tufanla cezalandırılmıştır.

Tevrat’taki bu menkibeden bütün dünyaya dağıtılmış olan bizlerin ne sonuçlar çıkarabileceği yine bizlere kalıyor.

Sonra Babil Kulesi için hemen bir de yorum getiriliyor.

İşaya, XIII (19-22) şöyle diyordu : “Ve Tanrı Sodom’u ve Gomorra’yı yıktığı gibi ülkelerin izzeti, kildanilerin gururunun süsü olan  Babil de öyle olacak. İçinde ebediyen oturulmayacak ve nesilden nesle meskun olmayacak ve bedevi orada çadır kurmayacak ve çobanlar orada sürülerini yatırmayacaklar (…) Ve saraylarında kurtlar ve güzel hisarlarında çakallar uluyacak”

Evet bugün Fırat kıyısında Arapların “Mudselibe” ismiyle tanıdıkları “Babil Tepesi” için Tevrat böyle diyordu. Şimdi çölde, kırık toprak tuğla ve öbeklerle, uzun inişli çıkışlı bu araziye, bu büyük kalıntı ve yığınlara, “yıkılan” anlamında “mudselibe” diyorlar.

Oysa, burası mağrur Babil şehri idi. İstar tapınağı, surları ve surlar üzerinde kutsal yolun yüksek duvarları, o zamanlar toprağa gömülü değildi. Muhteşemdi, mağrurdu.

Oysa, Babil şehri bugün çevresini saran çifte bir surun içinde toprak altında gömülüp kalmıştır.

Tahminen 1300 metre eninde 1800 metre boyunda dikdörtgen bir alanda surlarla çevrilmişti. Surlar 12m yükseklikte idi ve üzerinde elliye yakın kule vardı. Şehirde 1000’i aşkın tapınak ve kutsal yer bulunuyordu. Bunların en büyüğü ve ünlüsü Tanrı Marduk’a adanmış, 7 katlı Ziggurat idi. Kutsal kitaptaki adıyla adı Babil Kulesiydi, Babil’deki o zaman ki adı da “Eşagil” idi, yani “Ulu Zirveli Tapınak” demekti. 90 metre yüksekliğe ulaşıyordu. Meşhur İştar Kapısı da şehrin girişinde idi. Ne oldu? Şimdi küçük tümsekler ve büyük toprak yığınları.

Akıllanmadık, bugün Bağdat’ta aynısını Saddam yaptırmış, altına da Nabukatnazer’in sözlerini kendisine uyarlayarak şöyle yazmış: “Ben Saddam Hüseyin, Irak halkına ihtişamlı geçmişini geri vermek için Babil’i yeniden inşa ettirdim. Nabukadnezar Sarayı’nın duvarlarını yeniden yükselttim” yazdırmıştı, ama keşke unutmasaydı, Nabukadnezar’da o görkemli dönemde tıpkı Saddam gibi mağrurdu, ama o dün yok oldu, mağrur Saddam’da bugün…

Babil Kralı Nabukadnezar’da tabletlerde Babil Kulesi için şöyle diyordu : “…Yedi ışıklar tapınağını, ki Borsippa’nın en eski günlerine kadar uzanır, antik dönemde bir kral inşa ettirdi(…) Fakat bunun çatısını yükseltmedi. İnsanlar, Tufan’dan sonra kargaşa içinde bağrışarak, burayı terk etmişti. Deprem ve yıldırım ham tuğlanın çökmesine neden olmuş, kaplamalardaki pişmiş tuğlanın çatlamasına yol açmıştı; yığmalardaki ham tuğlalar, çökerek, tepeleri oluşturmuştu. Büyük tanrı Marduk, bunu yeniden inşa ettirmek için yüreğimi buna adamamı istedi. Yerini değiştirmedim, temelini de değiştirmedim. Kurtuluş ayında, mutlu günde, kemerler aracılığıyla yığmaların ham tuğlasını ve kaplamaların pişmiş tuğlasını deldim. Daire biçimindeki rampaları ekledim. “İsmimin ihtişamını” kemerlerin frizlerine yazdırdım. Kuleyi inşa etme ve çatısını yükseltme işine giriştim. Eskiden olduğu gibi olmalıydı, böylece her şeyini yeniden gözden geçirdim ve yeniden inşa ettim. Tıpkı eski zamanlar da olduğu gibi olması için tepesini yükselttim.”

Ah Nabukadnezar! Sen de senden öncekiler gibi, akıllanmadın, biz de akıllanmadık. Bak! Saddam’da sana öykündü, bak! O da ileride adı hatırlanmayan “antik dönemde bir kral” olarak anılacak. Yarın bizlerde öyle anılacağız. Belki eserden söz edilecek, ama adımızı hatırlayan olmayacak.

O Nabukadnezar, aşık olduğu Med kral Astyages’in kızı Amitis’in arzusunu yerine getirmek için cömertce asma bahçelerini de bu kulenin üzerine yerleştirmişti. İskender ölünce, Seleukas krallığı kurulunca, Babil ve o bahçeler terk edilmiş, bu kez Part’ların mezarlığı olmuştu. Yeni gelenler bu kuleleri unuttu.  Tevrat’ta denildiği gibi, Babil’den geriye uluyan çakallar ve kum tepeleri kaldı.

İncil, Tevrat’tan eksik kalır mı? O da hemen “Esinleme” bölümünde Babil Kulesi’ne yer ayırdı. Ona bu güzel şehre, güzel ama “fahişe kadın” (şeytan) benzetmesi yaptı. Toplumdaki cinsel azgınlık ve kargaşayı önlemek için hikayesinde fahişeyi yok etti ve insanların Tanrı tarafından affedilerek tekrar huzura ve varlığa ulaşmasını sağladı.

İncil şöyle diyordu :

“Tanrı’dan Yuhanna’ya gelen  “Esinleme”ye “Giriş” kısmında;

Bölüm 17 (Canavarın sırtındaki kadın)

1Ve yedi taşları olan yedi melekten biri geldi ve benimle konuşup bana dedi: “Buraya gel, çok sular üze-rinde oturan büyük fahişenin yargısını2 sana göstere-ceğim;

2Onunla yerin kralları zina ettiler; ve yeryüzünde oturan-lar onun zinasının şarabıyla sarhoş oldular.”

3Ve beni Ruh’ta çöle götürdü; ve yedi başı ve on boynuzu olan, (Babil Kulesi yedi katlı bir zigurat idi, surlar üzerinde 10 kule vardı) küfür adlarıyla dolu kırmızı bir canavarın üstünde oturan bir kadın gördüm.

4Ve kadın, elinde iğrençliklerle ve kendi zinasının mur-darlığıyla dolu bir altın kâse olarak, erguvani ve kırmızı giysilerle giyinip kuşanmış ve altın ve değerli taşlar ve incilerle süslenmişti;

5Ve onun alnı üzerinde bir ad yazılıydı: “SIR, BÜYÜK BABİL, DÜNYA FAHİŞELERİNİN VE İĞRENÇLİKLERİNİN ANASI.” 

14Bunlar Kuzu ile savaşacaklar ve Kuzu onları yenecek-tir; çünkü O, rablerin Rab’bi ve kralların Kralı’dır; ve O’nunla birlikte olanlar, çağrılmış ve seçilmiş ve sadık olanlardır.”

15Ve bana dedi:* “Fahişenin üzerinde oturduğunu gör-düğün sular, halklar ve kalabalıklar ve uluslar ve dillerdir.

16Ve gördüğün on boynuz ve canavar,3 bunlar fahişeden  nefret edecekler ve onu perişan ve çıplak edecekler; ve onun etini yiyecekler ve onu ateşle yakacaklar.

18Ve gördüğün kadın, dünyanın kralları üzerinde krallığı4 olan büyük şehirdir.”

Bölüm 18 (Babil’in Yıkılışı)

1Ve bu şeylerden sonra, büyük yetkisi olan başka bir meleğin gökten inmekte olduğunu gördüm; ve yeryü-zü onun yüceliğiyle aydınlandı.

2Ve kudretle bağırıp yüksek bir sesle dedi: “Yıkıldı, bü-yük Babil yıkıldı; ve cinlerin konutu ve her murdar ruhun zindanı1 ve her murdar ve nefret duyulan kuşun zindanı1 oldu.

3Çünkü bütün uluslar onun zinasının azgınlık şarabından içtiler; ve dünyanın kralları onunla zina ettiler; ve dünya-nın tüccarları onun lüksünün2 gücüyle zenginleştiler.”

4Ve gökten başka bir ses işittim, diyordu: “Ey halkım, onun günahlarına ortak olmayasınız3

 

9-10Ve onunla zina etmiş ve lüks içinde yaşamış olan dün-yanın kralları, onun yanışının dumanını görünce, onun azabının korkusundan dolayı uzakta durup, ‘Vay, vay, büyük şehir, güçlü şehir, Babil! Çünkü senin yargın bir saat içinde geldi’ diyerek, onun üzerine ağlayacaklar ve onun için dövünecekler.

 

18Ve onun yanışının dumanını görünce, ‘Hangi şehir bu büyük şehre benzer?’ diyerek feryat ettiler.

 

22Ve artık sende, çenkçilerin ve çalgıcıların ve flüt çalan-ların ve borazancıların sesi hiç işitilmeyecek; ve artık sende hiçbir sanatın bir sanatcısı asla bulunmayacak; ve artık sende değirmen sesi hiç duyulmayacak; (Tevrat’ta aynısını söylüyordu)

23Ve artık sende kandil ışığı hiç ışıldamayacak;

24Ve peygamberlerin ve kutsalların ve yeryüzünde boğaz-lananların hepsinin kanı onda bulundu.’”

Bölüm 19 (Haleluya)

1Ve bu şeylerden sonra büyük bir kalabalığın yüksek sesini işittim, şöyle diyorlardı: “Halleluya!2 Kur-tarış ve yücelik ve onur ve kudret Rab Allahımızındır;

2Çünkü O’nun yargıları doğru ve adildir; çünkü yeryüzü-nü kendi zinasıyla bozan3 büyük fahişeyi yargıladı; ve kendi kullarının kanının öcünü ondan4 aldı.”

5Ve tahttan bir ses çıktı, şöyle diyordu: “Ey O’nun bütün kulları ve O’ndan korkanlar, küçükler ve büyükler, Al-lahımızı övün.”

Bölüm 20 (Bin yıl)

1Ve gökten inmekte olan bir melek gördüm; elin-de dipsiz derinliğin anahtarı ve büyük bir zincir vardı.

2Ve İblis ve Şeytan olan ejderi, eski yılanı tuttu ve onu bin yıl için bağladı.

7Ve bin yıl tamamlanınca, Şeytan zindanından çözülecek;

8Ve yeryüzünün dört köşesinde olan ulusları, Gog ve Megog’u saptırmak, onları savaş için bir araya toplamak üzere çıkacak; onların sayısı denizin kumu gibidir.

Varlığıyla, servetiyle, gücü ile öğünenlerin yok edileceğini, tıpkı Tevrat’ta olduğu gibi artık Babil’de çalgıcı, borazancının duyulmayacağı, tek kandil ışığının olmayacağı anlatılıyor. Hatırlayın, orada da “nesilden nesile meskun olmayacak” ve “tek bedevi orada çadır kurmayacak” diyordu. Sonra ileride gökten inen şeytan Gog ve Megog’la Kur’an da dile gelecek adları Harut ve Marut olacaktır.

İncil’de, Asurların atasını “KİŞ” veya “KUŞ”a dayandırır, NİMRUD(Nemrut)tan söz eder. Sonra Tufan’dan bahseder, Nuh’un üç oğlunu üç yere dağıtır.

Şam; Mezopotamya ve yakın doğuda;

Ham; Afrika ve Arabistan’da,

Yafet’te; Anadolu, İran, Hindistan ve Avrupa’daki Hint-Avrupalıların atası olarak anlatılır. (Babil’in dağıtılması Tevrat gibi Akad kayıtlarında böyle hikaye edilir.)

(Yaradılış 3:15)de,

“Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu, birbirinize düşman edeceğim.

Onun soyu, senin başını ezecek, sen, O’nun topuğuna saldıracaksın”

Her şeyi bilen Rab Tanrı, yılana yani şeytana bu sözü söyleyerek, insanın büyük kurtuluş planını açıklamıştır. İnsanlar cennetten kovulduktan sonra baş melek Lusifer ile yeryüzünde başbaşa bırakılmıştır. Çünkü Tanrı Lusifer’i insanlarla uğraştırmasa idi; İnsanların yani kadının soyu İsa’nın çocuklarının günahları ile geldikleri dünyada ölmeleri gereksiz olacaktı. Günah sorunu olmayacak, cennetten kovulma sonrasında tekrar cennete alınma nedeni ortadan kalkacaktı. Tanrı bu nedenle şeytanla insanı birlikte yeryüzüne indirdi.

Lusifer; orijinal kökeni “ışığı sağlayan” İbranice “heylel” sözcüğünden gelir. Latinceye çevrilirken, “Lusifer”e dönmüştür. (Hez 28:12-14) “Tanrı’ya isyan eden” anlamında bu “görkemli, seçkin meleğe” “şeytan” (Grekçe Satanas) adı verilmiştir. Grekçe “Diabolos”da denilirdi yani “iblis” de denilirdi. O da “yok edici” ya da “bölücü” demekti. (Luk.10:18) (Yah.1:6) (Va.12:9) (Va.20:2)

İnsanlar için ilk din, şeytanın eseri “Babil dini”dir. Tanrı’nın kutsal kurtuluş planına aykırı olarak mağrur ve gururlu Nemrut’a kurdurulmuştur. Babil, “Tanrı’ya açılan kapı” anlamına gelir. Tanrı ise bundan hoşlanmaz. (Yar:11:4-6) Aynı dili konuşan yetmiş Babil halkının (Yar.11:1) ortak dilini ayrı dillere ayırıverir, halkların arasındaki iletişimi keser. Tanrı bunu şeytan aracılığıyla yapar. Dünya dinlerini olarak Babil dinini böler.

İncil’e göre; İsa’nın, ikinci kez gelişinin sebebi bölünmüş bu dinleri birleştirmek olarak gösterilmiştir. Bu birleşik yeni din “Büyük Babil” (Va.14:18) (Va.18:2)de “Büyük Fahişe” (Va.17:1) olarak anlatılmıştır. Babil dininin geri dönüşünü bu nedenle Hıristiyanlık yönlendirecektir, denilmektedir.

İsa’nın ikinci gelişiyle “Büyük Babil”de, tüm mevcut yeryüzü dinleri birleştirilecek ve hemen bu yeni tek din “Büyük Babil” ortadan kalkacak, İnsanlar Tanrı’nın yeşil çayırlarına yükselecektir.

Peki! Babil’de “Babil dini” nasıl başladı? Şeytan, Nemrut’u nasıl kandırdı?

Nuh’un üç oğlu (Yar.7:1-24) vardı. Adları; Sam, Ham, Yafet idi. Onların Babil’den üç ayrı bölgeye dağılmasının nedeni; Ham’ın ilk oğlu Kuş’un ve dördüncü oğlu Kenan’ın şarapla sarhoş olan dedeleri Nuh’u çadırda çırılçıplak görmelerine rağmen üstünü örtmemesidir. Bu nedenle; Nuh tarafından Kenan lanetlenmiştir. (Yar.9:25) Kenan lanetlenince kardeşi Kuş’ta küçük oğluna “isyan edelim” anlamında “Nemrut” adını koymuştur. Cesur, iyi savaşçı, yiğit avcı olarak anılan mağrur ve gururlu Nemrut, şeytana uyarak Babil kentini kurmuş, (Yar.11:4) göklere erişecek bir kule dikmiştir.

Nemrut’un mu, yoksa karısı Semiramis’in Babil dini kurduğu sorulur durur. Oğulları Tammuz’da Babil dininde çok aktiftir. Çünkü Nemrut ölünce, karısı Semiramis, ölen kocasının hamile iken oğlu Tammuz’da vücut bulduğunu herkese söyler ve Baba, Ana, Oğul üçlüsü kutsal Babil dininin üç tanrısı olurlar. (Hıristiyanlığın üçlemesi de buradan doğmuş olmalıdır. Günümüzde Meryem’in kucağında İsa, Semiramis’in kucağındaki Tammuz’dur.) Babil dininde Nemrut güneş tanrısıdır, Semiramis ay tanrısı, Tammuz’da yıldız tanrısıdır. (Hıristiyanların güneşi, Yahudi ve Müslümanların, Ay’ı kutsaması da buradandır. -Yaratan Tanrı’yı reddeden, dinsiz astrologlarda yıldızları kutsayanlardır! -Ortadoğu’da yakıcı güneşten çok serinliği getiren gecenin, yanında karanlığı aydınlatan ay daha önemlidir) Bunlar Babil dininin üç tanrısıdır.

Sümer’in ve Asur’un arkasından 7’si asıl, 50 adet tanrıyı toplayarak, Tanrı’ya karşı daha güçlü Baba, ana oğul üçlemesi ile Nemrut tarafında Babil’de ilk din oluşturulmuştur. Babil İmparatorluğu (İ.Ö.626-539) sonra Pers İmparatorluğu (İ.Ö.539-330), Grek İmparatorluğu (İ.Ö.330-63) Roma İmparatorluğu (İ.Ö.63-İ.S.476) bu dinsel bilgiler aktarılmış veya emanet alınmıştır. Grekle (Zeus, Athena, Hermes) (Apollo, Afrodit, Satürn), Roma’da (Jüpiter, Minerva, Merkür) (Apollo, Venüs, Satürn) şeklinde üçlemelere konu olmuştur. Günümüze de kutsal ruh, baba, oğul olarak inançlarımızda yaşamaya devam etmektedir.

Tevrat’ta ve İncil’de Babil Kulesi anlatılır da; benzeri Kur’an’da yer almaz mı?

Hud Suresi (11) ayet:

(116) Sizden önceki nesillerin akıllılarının yeryüzünde bozgunculuğa engel olmaları gerekmez miydi?… Zalim olanlar ise kendilerine  verilen refahın ardına düşüp şımardılar, günahkar oldular.

(117) Halkı ıslah edici olsalardı, Rabbin o şehirleri haksız yere yok etmezdi.

(118) Eğer Rabbin dileseydi, bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Fakat onlar ihtilaf edip durmaktadırlar.

(119)…Allah, insanları bunun için (o ihtilaf için) yaratmıştır. (Tevrat’taki “karıştırmıştır/dağıtmıştır” karşılığı olsa gerek)

Yunus Suresi (10).ayet:

(19) İnsanlar (önceleri) sadece bir tek ümmettiler, sonradan ayrılığa düştüler.

Bakara Suresi (2) ayet

(102)de de, (Yahudiler) Süleyman’ın saltanatı aleyhine, şeytanların telkinlerine uydular… Babil’deki Harut ve Marut adlı iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı” diye Babil’den de doğrudan söz etmiştir.

Şimdi düşünelim;

Babil’den başka neler anlatmalı? Onu tufanın yıktığını söyleyen kutsal kitaplardan mı söz etmeli?

Yoksa kutsal kitaplarda anlatılan bu menkibelerin Sümer Tabletleri’nde de, daha önce anlatılmış olduğundan mı, söz etmeli?

Tevrat’ta (2.Kralla Bab 25, Ezrabab 3, Hezekiel Bab 40-41-42, Daniel Bab 1) anlatıldığına göre; Babil Kulesi hayallerinizdeki gibi göklere mi erişmişti? Tanrı ile savaş için mi yapılmıştı?

Tufandan öncesi dönemde kargaşa ile yarım mı kalmıştı?

Yoksa tufan sonrasında benzer bir afetten kurtulmak için yüksek duvarlarla  çevrili bu kule, gurur ve mağrurluk örneği mi oluşturmuştu? Bu gurur ve mağrurluğu, İ.Ö.1700’lerde Hitit Kralı I.Mursil yerle bir mi etmişti?

Yoksa Babil Kralı Nabukadnezar (İ.Ö.604-562) bu yarım kalmış kuleyi veya yıkılmış kuleyi yükseltmiş mi idi? Gururundan dolayı mı inşa etmişti, yükselmişti?

Yoksa Keyhüsrev’in Babil’den özgür olarak geri gönderdiği Zorababel’in, Kudüs’de aynısını yapmaya çalıştığı Süleyman Mabedi’nin bir örneği mi idi, Babil Kulesi?

Evet! Hepsi Babil Kulesi idi. Hiçbirinin Babil Kulesi ile ilgisi yoktu, hepsi hikaye idi.

Böyle bir Babil Kulesi hikayesi diyelim ki; İbraniler tarafından Babil Sürgünü’nde iken öğrenildi ve diğer kutsal kitaplarda bu şekilde yararlandı. Peki! Babil’liler veya Akadlar bu hikayeyi kendileri mi düzenlemişlerdi? Aynı kutsal kitapların menkıbeleri birbirinden ödünç almaları gibi, onlar da Sümerlerden Babil hikayesinin değişik bir versiyonunu alıp, Babil şehrine mi uyarlamışlardı?

Bu hikaye, Sümerler’in “Yaradılış destanı” adı altında Marduk’a adfettikler bir hikayeydi:

Yukarı’nın derinlerinde

Kaldığınız yerde

Yukarısının krallık Evini kurmuştum

Şimdi onun bir dengini

Aşağıda kuracağım.

Sizler göklerden

Meclis için ineceksiniz

Gece için dinlenecek yer olacak

Hepinizi alacak

Ona “Babil” diyeceğim,

Tanrıların Kapısı.

Bu “tanrıların kapısı” SİPPAR şehrinde idi ve Sümer döneminde kahraman UTU için yapılmıştı. “Utu’nun yükselen yerine doğru” diye yapı tamamlanmıştı. Tanrı Utu, kurulma tamamlanınca “neşeyle öne çıkarak” yapıyı teftiş etmişti. Neşeyle öne çıkmasını mağrur ve gururlu tavrını diğer tanrılar beğenmemişti.

Marduk, Babil’deki zigurat ve bu tapınak kompleksini kendi talimatı adı altında inşa ettirmişti. Adı da “E.ŞA.GİL” idi. “Smith tableti” denilen bu Sümer Tabletleri’nde Yedi basamaklı bu ziguratın ilk basamağı ve tabanı kare şeklinde ve “15 gar” ölçüsündedir. Yukarı çıktıkça her basamağın alanı küçülür, yüksekliği azalır ama yedinci kat çok yüksek olurdu. Orası tanrı katıdır, yedi katın toplam yüksekliği de “15 gar”dır. “Gar” ölçüsü 6’lı Sümer sisteminde kullanılır ve bizim yaklaşık 6 metremize denk gelirdi. Demek ki zigurat 90 metre yüksekliğinde, tabanı da 8.100m² civarındadır. Zigurat’ın yedi katlı oluşu, Sümerlerce 7nci gezegen olan dünyamızı sembolize etmektedir. Ayrıca bu ziguratların gözlemevi olduğu iddiaları da ileri sürülmektedir. “Eşagil”in “EŞ”i “en yüksek” anlamına gelmektedir. Keza Akkad’ca ve Babil’ce “zukiratu” (Sümerce Zigurat’ın Babilce versiyonu)da “ilahi ruhun tüpü” anlamına gelmektedir.

Büyük Sümerolog, Samuel Noah Kramer “zigurat… hem gerçek, hem de sembolik olarak göklerdeki tanrılar ile Dünya’daki ölümlüler arasındaki bir bağlantı olarak hizmet verme amacını taşımaktaydı” diyor.

Akkad’ların “Etana destanı”nda da, tufandan sonraki günler anlatılır, krallığın Tanrı tarafından gökten yere indirildiği, “KİŞ”, “KUŞ” şehrinin yapıldığı söylenir, onu, Uruk, Ur, Awan, hamazi, Aksak, Akkad, Aşur, Babil kentleri izler, denilir.

“Babil Kulesi” hikayesini Babil’liler Sümer’den, İbraniler Babillilerden öğreniyorlar, Seloykit (Seleukas) dönemine kadar sürüyor, sonra Tevrat’ta Psalam ve Mezmurlar bölümünde ilahiler olarak günümüze geliyor, oradan İncil, oradan Kur’an’da ele alınıyor.

Babil Kulesi hikayesinin öncüsü Sümer’de M.Ö. 24ncü yüzyılda Kral Uruk Agina döneminde başlamıştır. İbranilerin Süleyman Mabedi’nin yıkılmış duvarları dibinde ağlamaları, Sümerlerin 4000 yıl önce Nippur’da yıkılan Mabetleri için “Onun(Ur’un) etrafını çeviren surlar boyunca ağıtlar yakıldı” şeklinde tabletlerde  anlatılanlara dayanmaktadır.

Ur sülalesinden son kral İbbi-Sin’den sonra kral olan İsmedagan tarafından Nippur’un kurtuluşunu kutlayan şarkıda,

“Ne zaman o yeniden yapılacak? Onun ayinleri, bayramları artık kutlanmıyor. Tanrıların oturma yeri olarak kurdukları, kutsal yiyecekleri paylaştıkları şehir, karabaşlı halkın gölgesinde serinlediği Nippur şehri yıkıldı, halkı yayılmış sığırlar gibi dağıldı, tanrıları artık onlara aldırmadı. Niçin Nippur’un bal mabetleri son buldu?Ne kadar daha karabaşlı halkı sürünecek? Koyunlar gibi et yiyecek, bedence ruhca acı çekecek! Ayin ve törenlerinin kutsallığı yol oldu, halkı öldürüldü, genç erkekleri ve kadınları kılıçtan geçirildi, onun mabedi buzağısından ayrılmış bir inek gibi acı çekiyor.”

Tanrı Enlil’in şehirden yüzünü çevirdiği için bunların olduğu anlatılır. Ardından Enlil şehre acır ve onun yeniden yapılmasını emreder, acılar Tanrı sayesinde sevince dönüşür. Bu şarkının 6.7. kıtasında şehrin pişmanlığı, tanrının affediciliği anlatılır. Halk mabedi onarır, dağılmış kutsal metinler (me’ler) eski durumuna getirilir. Tanrı için kürsüler kurulur, Halk Nippur’a geri döner, şehir yeniden onarılır. Kutsal şehir, şarkının 11.nci kıtasında mutlu günlerinde anlatılır.

“İnsanın arkadaşına fena söz söylemeyeceği,

Oğulun babaya saygı göstereceği,

İnsanlığın hüküm süreceği,

Asilin asil olmayandan saygı göreceği,

Ağabeyin kardeşten saygı göreceği,

Güçsüzün güçlüden yakınmayacağı,

Nezakatin geçerli olacağı,

İstenildiği yere korkusuzca gidilebileceği,

Güneşin girdiği ülkeden karanlığın kovulacağı,

Soluyan varlıkların neşeleneceği,

Acının uzaklaşacağı,

Günler geri geldi” denilerek, terk edilmiş törenler tanrı için yeniden başlatılır.

Görülüyor ki; şehirler ve insanların isimleri değiştirilmiş, hikaye aynı başlıklarla Babil Kulesi hikayesi olarak günümüze gelmiştir.

Ne oldu? Babil hikayesi şimdi bizlere emanet kaldı. Dolayısıyla, şimdi Babil Kulesi’ni anlatmak da bana düştü :

Aklıma ABD’nin 11 Eylül’ü, ikiz kuleleri ve El Kaide yalanı ile İslami terör geldi. Bugün bize nasıl anlatılıyor ve biz de inanıp, demokrasi adı altında Afganistan, Irak ve diğer işgallerine nasıl kanıyorsak, dün de Babil Hikayesi’ne insanlar nasıl kanmış, diye düşündüm.

Kendimi seyrettim, gizli kubbeden zor bir yolculukla kurtulmuştum. Yolumda ve önümde  pek çok insan, değişmez bildiğim  değerlerim, yalan yanlış bilgilerim ve zekam ile ben duruyordum. Bu yolculukta bilseniz ben ne güçlükler çekmiştim! Tanıyamadığım insanları sanki düşmanım zannettim, tanıdığımı sandıklarımı da, ne şekilde tanıdığım ve ne şekilde anladığımı ayırt edemediğim için dost mu, düşman mı hep karıştırdım. Hep dış görünüşlere kandım, onları bir kule, bir kale, bir güvenli sur zannettim, daima aldandım. Anladım ki, bizleri hep aldatmışlardı.

Diğerleri, ailem, dostlarım ve çevrem, hatta kendim; benim karakterimi, düşüncelerimi, eylemlerimi şekillendiriyordum. Bazıları “Gizli Kubbe’den ben çıktım” veya “kendimi biliyorum” diyordu,  bana “Babil Kulesi”ni anlatıyorlardı. Ama Gizli Kubbe’den çıkış öyle pek kolay olmuyordu, yalan söylüyorlardı. Kuleyi anlamak, anlatma öyle kolay değildi, çünkü insan tabiatını bilmek, bulmak, anlamak mümkün değildi. Biraz bu işten anlayanlar bana “kendini bil, kuleyi anlarsın ve anlatabilirsin” diyorlardı, ama “bil” diyenler bile bilmiyordu. “Böyle olmalı”, “tam ve kesin çözüm budur(!)” demek te öylesine pek kolay değildi, kule hiç te göründüğü gibi değildi.

Kimilerince, “Her kule, her mabet kul kapısıdır ve Allah’ın yarattığı tabiatın ihtişamı yanında tüm mabetler sönük kalır. Bütün evren Allah’ın evidir. Mabet’te, sözlerle yakarışa ve ibadete gerek yoktur” deniliyordu.

Bu kule veya buna benzer kuleler, tapınaklar, saraylar, mabetler neyi ifade ediyordu? Gizli kubbede kalanlar ancak kubbenin içinde gördüklerini anlatabiliyordu. Çünkü onların inançları, akılları, kültürleriyle bu anlatımları çok farklı olabiliyordu.

Anladım ki, Babil Kulesi anlatılırken; gizlice Gizli Kubbe’nin altında Babil Kulesi’nden nasıl kurtulunacağı anlatılmalıydı. Dinlerden nasıl kurtulmak gerektiği anlatılabilirdi, ama kimse bunu ne başkasına, ne de kendine söyleyebilirdi.

Dün neden bu kuleler yapılmıştı? Bugün neden bu kuleler ve mabetlerin benzerleri hala neden yeryüzünde yapılıyor? Bu kuleler neyi anlatmak için ve niçin yapılmış veya yapılmaktadır? Diye düşünmek doğru olabilir, ama cevaplar yine çok basit olacaktır. (Farklı cevaplar kimseyi rahatsız etmez, zaten aynı olayı iki kişi aynı şekilde anlayamaz, hem de iki kişi için aynı olay, aynı sonuçları doğurmaz.)

Herkes başka türlü anlayacak, herkes kendisi için “şöyle” veya “böyle” diyecekti. Birileri kulenin içinde olmayı ve korunmayı, birileri de kulenin dışında ve özgür olmayı isteyecektir. O halde bunu değiştiremeyeceğimize göre, bir sembol olan “Babil Kulesi”ni, yani  “DİNİ” yine “kule” ile anlatmak en doğrusu olacaktır.

“Babil Kulesi”, bireyin aklı ve özgür iradesini öteleyecek Tanrısal koruma ve kuşatmayı sağlayacak bir düzenleme idi. Korunma adı altında insanın, ruhsal yapısını, doğadan edindiği saldırgan tavrını ve doğal korkusundan kaynaklanan güvensizliğini kısmen düzenleyecek bir yapı, bir somut kule idi belki. Babil Kulesi! Bu kulenin soyut simgesi de insana güven veren, insana sığınma sağlayan, onu kuşatan, koruyan dini idi. Yani Babil Kulesi, insanın sığındığı dini idi.

Bu kule, insanın yetersizliği ve kusurluluğu, eksikliğini de giderecektir. Diğerleri ile birlikte olunduğunda, güçte oluşacaktı, orada toplu yaşam bireyin deneme ve yanılmalarını da azaltacaktı, ancak zamanla yeni kalıplar, kurallar, ritüeller geliştirecek, bu da insan sürüsünü güvenle bir arada tutacaktı.

İnsanlara bir kule hazırlanmalıydı, kuleye de bir kutsallık ve önem kazandırılmalıydı. Kule Tanrı’ya açılmalı ve ulaşmalı idi, kulenin kutsal yasaları ile de insanın yaşamı düzenlenmeliydi.

Ayrıca bu kule, insanın hem saldırma, hem de savunma güdüsünü etkiliyor, bazıları için azaltıp, bazıları için de çoğaltıyordu. Bu kuleler hem yüksek olmalı, görkemli ve muhteşem gözükmeli, hem de bu kuleler, insana aşağılık ve güvensizlik duygusunu hatırlatmalıydı, korkudan onu içinde saklamalıydı. (tıpkı bugüne kadar içinde bulunduğumuz  sığındığımız, korktuğumuz dinlerimiz gibi.)

“Babil Kulesi” Babil’deki esaret altındaki, ses çıkarmayan susmuş, sinmiş, sömürülmüş, köle olarak yönetilmiş zavallı insanların korunma simgesi idi, belki…

Zavallı insanlar, Nuh soyundan geldiğini sananlar, Tevrat’ta anlatıldığı gibi tufandan korunmaya çalışanlar, Allah’ın gazabı sandıkları bu felaketten  kendini korumak amacıyla ve olabilecek muhtemel yeni bir tufandan korunmak, sular altında kalmamak için yüksek kuleler yapmayı tasarlamış ta olabilirler, sonra bu görkemli surlar ve kuleleri ile gururlananların hikayesi de olabilir.

Babil halkı da bu kulede, bu surların içinde özgür yaşar gibi idi, ancak  onlar içeride hapis idiler. Özgür insan için korkulardan, cehaletten, bilgisizlikten, güçsüzlükten kaynaklanan bir hapishane gibi olmalıdır “Babil Kulesi”.

Bu Babil Kulesi hikayesinde, dinlerinin tutsağı olan insanlar dışında, bir kısım insanın da, kargaşa ve kavgadan dolayı kulenin yarım kaldığını, kargaşa ve kavganın sembolü olduğundan söz edilebilir. Bir kısım insan için ise, kulenin görkemiyle gururlanan, mağrur insanlara, onların buna rağmen ölümlülüğünü dile getiriyor olabilir. Bu nedenle bizlerin bir kısmı; kendinden ve çevresinden korkarak, dini sembolize eden Babil Kulesi’ni, Phaleg’in Nuh’un torununun torununun yapmayı tasarladığı, tamamlanamamış, yarım kalmış, kargaşa ve güvensizliğin sembolü bir yapıyı anlatır dururuz.

Veya bizlerin diğer kısmı; doğaya ve diğer insanlara karşı güvensizlik, savunma ve korunma amaçlı görkemli surlar ve kuleler inşa eden, mağrur babil halkının muhteşem Babil Kulesi’ni, bir gururlanma hikayesi olarak ta ifade ediyor olabilir.

Bütün benzetme ve yorumlar aynı yere çıkacaktır, Babil Kulesi asla doğru anlatılamayacaktır.

Babil Kulesi, kutsal kitaplarda ifade edildiği gibi, “Dürüst Hakimler” gibi, Allah’a, kendisine ve diğerlerine güvenen, Allah’ın adil ve ebedi hakemliğine teslim olan, yaptığı ve yapacaklarından, ileride hesap vereceğinden dolayı mağrur olmaması ve gururlanmaması gerektiğini anlayanların bir menkıbesi olarak ta anlatılabilir. Yani, kule, kale ve surlar gibi sığınaklar aramak, Babil Kulesi gibi Allah’a inananların emniyette olacağı ve en büyük koruyucu olan Allah’a güvenmenin, sığınmanın doğru olduğunun anlatıldığı dini bir hikaye olarak da hatırlanılabilir.

Dolayısıyla insanın büyük bir doğal eksikliği olan güvensizlik duygusu, korku ve korunma ihtiyacı; bu kuleler (dinler) ile giderilmiş, hakim olan bir Rahman ile Rahim olan ve esirgenin koruması gerektiği, hep onların akıllarına çağrıştırılmaya çalışılmış olabilir. Her şeyin yıkılıp yok olmasıyla Rahman’dan başka  koruyucu olamayacağı remzedilmek istenilmiş te olabilir.

Oysa, hangi pencereden bakarsanız bakın, “KULE” bizlerin zavallılığını remzeder. Yönetenlerin yarattığı ve bizlerin sığındığı dinlerimizin bir sembolüdür.

…………&…………

Görüşümüzü değiştirelim, Babil Kulesi güvendiğimiz, sığındığımız dinimizi sembolü olmasın! Bu kez, kule kendine güvenen insanı sembolize etsin! Bir de böyle düşünelim:

İnsanın kendisini bir kule olarak düşünmesi, onun bile ne kadar kolay yıkılacağını gösterir, bir kötü söz, bir çirkin bakış kuleyi yerle bir edebilir, “Babil” gibi…

Tıpkı dün yıkılmaz, geçilmez dedikleri Babil Kulesi veya Babil’in surları doğa karşısında; bugün küçüçük kum tepelerine dönüştüyse; insanda, muhteşem görünümüne rağmen bir küçük arıza, aksama, bozulma ile biter ve tükenir, yaşamı sona erer, tıpkı Babil Kulesi gibi toprağa karışır gider.

Bir de kendisiyle, yani “kule”siyle böbürlenen insanları düşünün! Ne komiktir onların mağrurluğu. Kendinin diğerlerinden farklı ve üstün olduğunu sanmaları, geçilmez, aşılmaz kule veya surlar gibi kendisini görmeleri. Tıpkı Tufan’dan kurtulup, yaşama şansı bulmuş Nuh’un çocuklarının görkemli ve güçlü surları ve kuleleriyle gururlanmaları gibi. Tevrat’ta anlatılan hikayeye inananların düştüğü durum gibi. “Tufanda canlıları ben kurtardım” diyenler gibi.

Oysa, hiçbir sur veya kale, ne insanı ve ne de canlıyı koruyabilir, hiçbir sur ve kule yıkılmadan kalamaz, hiçbir mabet yok edilmekten kurtulamaz. Hiçbir insan ebedi olamaz. Kuleler gibi, güvensizlik ve korku üzerine kurulan insan yaşamları mutlaka son bulur! Savunma veya saldırma üzerine şekillenen davranışlar içinde olduğu sürece de kule ve insan mutlaka yıkılır.

Kendisiyle muhteşem kule inşa ettiğini sanan mağrur insanda bir gün mutlaka biter, yok olur.  Kuleler ve kaleler nasıl zaman içinde ve doğanın etkisinde ise, yaşlılık, hastalık ve ölüm de, muhteşem insanın yıkılmasını sağlayan en güçlü araçlardır.

Bunları düşünen ve bilen insanlar, mağrur ve gururlu “surlar” ve “kuleler” inşa etmezler, daima alçak gönüllü ve mütevazi olurlar.

Daha nasıl anlatalım? Diyelim ki:

“Babil Kulesi” menkibesi; Mabetler, kuleler, kaleler; gurur ve ihtişam amaçlı yapıldı ise, mutlaka yıkılır, yerine yenileri yapılır, demektir. İnsanın mağrurluğunu kırmak, ölümlü olduğunu hatırlatmak demek içindir.

Babil Kulesi, mağrur, gururlu, ihtişamlı, servet ve iktidar sahiplerinin doğa karşısında, (dahası bir güçsüz insan karşısında bile) bir hiç olduklarını anlatmaktır. Bize gücünle, aklınla, servetinle, makamınla, iktidarınla gururlanma demektedir.

“Babil Kulesi”, korku ve güvensizliğin giderilmesi için, güven ve sığınmanın kaynağının maalesef dinlerimiz olduğunu anlatmak demektir. Babil Kulesinin, zavallı açiz, güvensiz, korkak insanların “din”adı altında, sığınma veya korunma arzusunu gideren bir barınak olduğunu anlatmanın hikayesidir.

“Babil Kulesi”; Allah’a olan güven ve sığınmanın tek çare olduğunu düşünen zavallı insanlara bir hatırlatmadır. Tanrı karşısında, ona güvenmekten başka çaresi olmadığını düşünen, kuleler, kaleler, surlar, bankalar, hazineler, makam ve mevki içinde bile olsa sonunda açz ve zavallılık durumunda kendini ölüme teslim eden bir insanın güçsüzlüğünün öyküsüdür.

“Babil Kulesi”, milletlerin birbirinin devamı, yaşamın, yaşananların bir tekrarı olduğu,  tüm hikayelerin de bir öncekinin kopyası veya devamı olduğunu hatırlatmakdır. Yani, “Babil Kulesi”ni anlatan semboller ne tam olarak ifade edebilir, ne de “evet, anladım!” diyenler kuleyi anlamış olabilir.

Ben “Babil Kulesi şöyledir” veya “Babil Kulesi şu anlama gelir” deseydim; Babil Kulesi bir sembol olmaktan çıkıp, somut bir tanım olurdu, dolayısıyla bu tanımı yapan veya yapanların bilgi, kültür, akıl ve çevresine bağlı olarak bir dogma haline dönüşürdü ve bu dogmayı  tekrarlayanlar da, diğerlerinden herhangi biri olup çıkardı. Bu nedenle Babil Kulesi’nin de kabul edilmiş bir tanımı veya bir anlamı olmamalıdır. “Babil Kulesi” sembolizmasından anlaşılan veya çıkarılan anlamlar da bu nedenle böyle farklı ve karmaşıktır. Yaşadığımız dönemde sınıfsal, kültürel ve dinsel farklılığı olan başka bir kardeşin de bu anlatılanlardan farklı bir anlam çıkarması da çok doğaldır.

O ihtişamlı Babil Kulesi’nden bugüne yalan, yanlış menkibelerinden başka ne kaldı? Hiçbir şey! Toprak yığını veya tepeler veya tümseklerden ibaret, kuleler, surlar ve aranırsa kulenin temel taşları belki. Demek ki; her şey yok olmaya, yıkılmaya, unutulmaya mahkumdur. O halde yaşam; toprak, su ve havası ile ortak dünyamızın birlikte sürmesinden ibarettir. Yaşam, soluk alma, aynı güneşin altında olmak demektir. Yaşam; doğup, yaşayıp, ölmek demektir.  Yaşamı ve kendini bilmeyenler için, en büyük  ve en anlamlı semboldür, Babil Kulesi.

Hepsi bu!

Nadir Elibol

Ankara, 28.04.2011

Revize, 21.09.2017

KAYNAKÇA

  • İnsan Tabiatını Tanıma, Alfred Adler, Çeviri:Ayda Yörükan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Sayı:334, Haziran 2010 (257 sf.
  • Evvel Zaman İçinde Mezopotamya Jean Bottera – Marie Joseph Steve, Çeviri : Anita Tatlıer, Yapı KrediYayınları 1594, Şubat 2004 (160 sf.)
  • Tarih Sümer’de Başlar, Samuel Noah Kramer, Çeviri: Muazzez İlmiye Çığ, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1998 (349 sf.)
  • Gezegen, Zecaharia Sitchin, Çeviri: Yasemin Tokatlı, Ruh ve Madde Yayınları, İstanbul Mart 2004 (460 sf.)
  • Gılgameş, Horald Braem, Çeviri : Atilla Dirim, Yurt Kitap yayın, Ankara 2000 (483 sf.)
  • Batıya Yönveren Metinler I.Cilt Kökler/Ortaçağ (….-1350), Derleyen Alev Alatlı, Kapadokya MYO, Çeviri ve Redaksiyon Heyeti, Ekim 2010 (410 sf.)
  • “TORA” I.Kitap Bereşit (538 sf.) 2002 Eylül.
  • II.Kitap Şemot (633 sf.) 2007 Kasım.
  • III. Kitap Vayikra (903 sf.) 2010 Mayıs
  • IV.Kitap Bamidbar (823 sf.) 2007 Mayıs
  • V.Kitap Devarim (1037 sf.) 2009 Temmuz Gözlem Gazetecilik Basın Yayın A.Ş. İstanbul
  • Kur’an-ı Kerim, Aydın Yayınevi (636 sf.) 1994
  • İncil, Yeni Yaşam Yayınları 3.Basım Aralık 1996 (598 sf.)
  • Dinlerin Kökeni, Thomas Hwang, çeviri Alper Özharar, Yeni Anadolu Yayıncılık (YAY), Mart 2017, İstanbul (216 sf.)

Yorumlar kapalı.