Lufthansa

Baskı Daha

Yeterlilik sınavını başarı ile geçerek daha yeni, taze Gümrük ve Tekel Müfettişi olmuşum. Teftiş heyetinin tüm müfettişleri İstanbul’da, benim Ankara’da ve Ankara’nın doğusunda iş çıkarmam nedeniyle veya üstadların beni gözetmelerinden kaynaklı 1977 Ekim’inde Ankara’da ikamete başladım. Eşim Ankara’da çalışıyor diye ev tuttum.

Tren istasyonundaki giriş gümrük müdürlüğünün üst katındaki müfettişlik misafirhanesinin bir odasında Ertuğrul Konukman’la birlikte oturuyoruz. Burası aslında Ankara’ya gelen müfettişlerin çalışma odası. O sıralarda Tasfiye’nin Ankara’da kapsamlı bir işi var.  Cihan Sokak’ta Ankara Gümrük Muhafaza Başmüdürü ile birlikte aynı binayı paylaşan Ankara Tasfiye İşletmesi’ne gittik, soruşturma nedeniyle kendimize yeni bir oda yarattık. Sonra Mustafa Özsönmez geldi, onun da ailesi ve kardeşleri Ertuğrul gibi Ankara’dalar, kalabalık olduk. Mustafa’yı Erdener Demirağ takip etti, onu da Savaş Özdoğan izledi. Artık Ankara Grubu fiilen oluşuyordu, ancak Bakanlık ve Başkanlık Ankara’da müfettiş bulunmasında memmun değildi, müfettiş her şeyi duyup görmemeli veya merkezi idare ile iç içe olmamalıydı.

Ayrıca resmi ikametgâh İstanbul olunca, (O zamanlar Teftiş Kurulu Yönetmeliği’ne göre müfettişlerin ikamet merkezi yalnızca İstanbul gözüküyordu) tüm müfettişler İstanbul’da ikamet ederdi. İstanbul dışında olduklarında harcırah alırlardı. Ankara’da bulunan müfettişler de Ankara’ya gelince harcırah alıyorlardı. Bunu bahane ettiler “Ya İstanbul’a dönün, ya da ikameti Ankara’ya alarak harcıraha son verin” dediler. Harcırah kesilince Mustafa ve Savaş ellerindeki işleri bitince İstanbul’a döndüler. Ertuğrul, Erdener ve ben Ankara’yı ikamet gösterdik, yevmiyeden (harcırah) vazgeçtik. Ankara ve İstanbul olmak üzere müfettişlerin iki ikamet grubu oluşturuldu.

Tasfiye soruşturması bitti, istasyona döneceğiz, ancak Ankara’ya gelen olmazsa, tren istasyonunda iki kişi oturabiliyor, kıdemli Ertuğrul (3 sene) ve kıdemli Erdener (6 ay) olunca, bana yol gözüktü, o sırada herhalde bu durum farkedildi ki, bana Esenboğa teftişi verildi.

Esenboğa havaalanı iki katlı bir meydan binasına sahip, havaalanı işletmesi, gümrüğü, polisi hepsi bu binada idi, uçak apronda dönerken, müfettişlik odası gaz doluyordu, bir tek jandarmanın dışarıda karargahı vardı.

Gümrükler Genel Müdürlüğü’ne bağlı Tasfiye şubesinin Esenboğa Gümrük Müdürlüğü’ne tahsis ettiği 1970’lerin bir Ford araba (tek taşıt) vardı. Bu araç ile sabahları Esenboğa Müdürü Ankara’dan Esenboğa’ya gidiyor, dönüyordu.  Beni de almasını istedim.  Orta yaşlı şişmanca bir şoför Müdürle ikimizi alıyor, yolda Dışkapı’nın ilerisinde müdür muavinini de yoldan alıyorduk. Müdür Cenap bayraktar (daha sonra Gümrükler Genel Md.de Daire Başkanı, Genel Müdür Yardımcısı ve sonra Kontrol Genel Müdürü olacak) Müdür muavini de Tahsin Cömert (o da ileride gümrük müdürü ve sonra bölge müdürü olacak) birlikte gidip, akşamları dönüyorduk.

Esenboğa’da o zamanlar yemek yok, herkes yanında getirdiği bir iki şey ile idare ediyor, sandviç veya bir tost yiyor. Şoför düzgün bir adam. Kimse odama giremezken, o kolayca girip çıkabiliyor, ben de ondan gümrük hakkında bilgiler alıyordum. Çok kahve ve çay içtiğimden zamanla şoförün arkadaşı odacı da bana yaklaştı. Ben de “O adam nasıl?” “O işi kim yapıyor?” soruların cevaplarını onlardan almaya başladım.

Teftiş sırasında bir ihbar ile Esenboğa’da saat kaçakçılığı olacağı söylenince, dikkat kesildim ve “mal sahibine teslim edilmeden tüm ithalat beyannameleri benden geçecek, göreceğim” dedim. Eşyayı bazen görüyorum veya bazen de korksunlar diye gümrük komisyoncusunu Ankara’dan Esenboğa’ya çağırıyorum.

Şoför vasıtasıyla tanıştık ya, odacı da artık benim adamım. Odacı Çubuk’ta oturuyor, inekleri, koyunları var. Bazen bana (önce bedava) ücreti karşılığı tereyağı getiriyor, sütten değil yoğurttan elde ettiği ayrandan tereyağı yapıyorlar. İnanılmaz lezzetli artık iyice adamım oldu. Cesaretlendi ya, bir gün ambar memurunun benimle görüşmek istediğini söyledi. Odaya gerekmedikçe memur almıyorum ya, ambar memuru (Ahmet Arıcı) odacıya söylemiş ve o da bana iletince, ben de “gelsin” dedim.

Ahmet Arıcı korkarak odaya girdi ve “Efendim siz yalnızca giriş beyannamelerine bakıyorsunuz, ancak transit eşyalar da geliyor, onları ambara alıyoruz, transit uçakla da gönderiyoruz” dedi. Bir mesaj veriyordu ama korktuğu belli idi. Ayrıca bizim odacı ve Ahmet Arıcı birlikte Çubuk’a Cuma namazına gidiyorlardı. (O zamanlar namaz kılanlar düzgün insanlardı 🙂

“Transit beyannameleri ve tüm manifestolar ve ekleri konşimentolar da benden geçecek” dedim.

Bir gün Lufthansa uçağı geldi, eşyalar ambara girdi. Ben de manifesto ve konşimentolarını istedim. Aaa! Eşyanın Ankara’dan Nicosia’ya aktarma gideceği yazılı ve İtalya’dan gelmiş bir eşya olduğunu gördüm. Olmaz ki; Kıbrıs Barış Harekatı 1974’de olmuş, Lefkoşa Havaalanı bombalanmış, ortak görüşmeler ile uluslararası ulaşıma kapanmış, kapalı havaalanına nasıl transit yapılıyordu? Konşimento’da ziynet eşyası yazıyordu. “Hah! İşte saatler böyle geliyor, değiştiriliyor, saatler içeri, taklit ziynet eşyası dışarı” dedim, aklımca.

Adamım ya; Ahmet Arıcı’yı çağırdım. Müdür muavinini çağırdım. Kendimden o kadar eminim ki, sandıklardan saatler çıkacak. İki tahta sandık açtık, Aaa! Hiçbirinde saat yok, ancak gerçekten altın, kıymetli taşlardan kolyeler, künyeler, takılar, küpeler, bize bakıyor.

Müdür Cenap beye Nicosia (Lefkoşa) işini sordum, acele bir kuyumcu bul dedim. Çubuk’tan gelen kuyumcu eşyayı inceledi, tamamına yakınına 22 ayar, bazılarına da 14 ayar dedi. Hemen bir el koyma tutanağı düzenledim. Eşya Lefkoşa’ya gidecek ya eşyanın sahibi gözükmüyordu, bekledim. Birkaç gün sonra eşyanın transiti için Lufthansa çalışanının geldiğini Ahmet Arıcı söyleyince, hemen odama çağırdım. Ananın adı, babanın adı, seni kim gönderdi, eşya kimin falan ifadesini aldım. Biraz korkutunca “Efendim, beni Lufthansa müdürümüz Eymur Akyol bey gönderdi” dedi. Ertesi günü o da gelince, onun da ifadesi sonrasında ikisini de kaçakçılıktan savcılığa gönderdim.

Teftiş Kurulu soruşturma raporumu alınca; benim Esenboğa’da bir süre daha kalmama karar verdi.

Artık namım Esenboğa’da yayıldı. Herkes korkuyor, işler daha dikkatli yapılıyor. Ben de içimden “artık kimse saat maat getiremez” diyorum, rahatım.

Ambar memuru Ahmet Arıcı’ya sayım yapmasını söyledim. Ben de başında ambardaki eşyayı sayıyorum. Bir tahta sandık, yerinden kalkmıyor. “Ahmet bey, bu sandık kimin, üzerinde KKK yazıyor” dedim. “Efendim her hafta bir subay, bir astsubay GMC marka askeri araba ile gelip bu askeri kuryeyi alırlar, biz açmayız, çünkü askeri kuryedir, ancak 3 haftadır gelmediler” dedi. Evet, Dışişleri ve askeri kuryeler gümrükte açılmıyor ve kontrol edilmiyordu. “Hep aynı ebattadır, bakın kenarında da KKK yazılı, ancak üç haftadır gözükmüyorlar”,  lafını duydum ya, “Bir keser getir, sandığı aç, göreyim, sonra kapat” dedim. Müdür, Müdür muavini, memur gözüme bakıyorlar. “Aç” dedim, sandık açıldı. Kağıtlara sarılı bantlanmış kol büyüklüğüne paketler sandığın içinde. “Şu paket aç” dedim. İnanılmaz 10-12 tane kol saati. Herkesin gözü açıldı. “Paketi iyice aç” dedim. Saatlerin altında, bir beyaz kağıtta “Şehir Çarşısı C Blok No….. Ulus-Ankara” yazılı. Üçüne de “sandığı kapatıyorum, sakın kimse ile bu olayı konuşmayın, sizi de bu olaya dahil ederim” dedim, sandığı mühürledim.

Sayım sonrası tasfiye soruşturması sırasında çok iyi tanıdığım adını hatırlayamadığım Gümrük Muhafaza Başmüdürünü aradım ve “bana yalnızca şu, şu ve şu adamları bir taşıtla yarın istasyondaki müfettişlik odasına gönder, silahlarını kontrol etsinler, yedek şarjörle gelsinler” dedim. “Sabah saat 9’da yanımda olsunlar” diye ekledim. Savcılıktan arama izni almadım ama kanunda “tehirinde mazarrat umulan haller” diye bir yer var, o maddeden arama yaparım diye düşündüm.

Sabah üç-dört memur ile önce odada buluştuk, olayı anlattım, adresi söylemeden Ulus’taki heykelin önüne geldik, hemen C blok ve ofisin olduğu kata çıktık. Ofisin kapısı açık iki kişi içeride oturuyor. Silahları ellerinde Muhafaza memurları, odadaki adamların başına geçti, aramaya başladık. Dolabın birinde 300-400 adet benzer saat bulunca bağlantıyı kurdum. Ofis “Ayata” adında bir kuyumcunundu. Koridorda silahla içeri girildiğini pek çok kişi gördü ya, yarım saate kalmadan Ayata kardeşlerden biri içeri girdi, sordum “Efendim bu saatler benim size faturasını ibraz ederim” dedi, sonra böyleydi, şöyleydi diye anlatmaya başladı.

Arama tutanağı, el koyma tutanağı, ifade tutanağı düzenleyeceğiz ya; çantada mühür, ip, mühür mumu her şey hazır, arabadan daktiloyu aldırdım. Eee! Karbon kağıdı yok, nasıl ifade alacağız. Yanıma pelür (ince) kağıt almışım, ama aralarına koyacak karbon kağıdı yok.

Kendi aptallığıma kızdım ya; “Bana karbon kağıdı bulun” dedim. Ofis çalışanlarından biri “Efendim çekmecede var” dediğinde, masanın çekmecisini açtım. Kullanılmış karbon kağıtları içinden az kullanılmışını seçmek için karbon kağıtlarını ışığa tuttum. Aaaa! “KKK lojistik ve İkmal Başkanlığı” falan yazıyor. Bir karbon, bir karbon daha. “Bunlar ne lan?” dedim. “Efendim” kem, küm, kırtasiyeden yeni karbonlar getirttim, bu karbonlar delil olacak ya.

Tutanakları düzenledim, saatleri kolide mühürledim, tutanak, tutanak derken; yoruldum. Memurlar ayakta, ben masadayım. Çekmeceye bir daha el attım. Birkaç karbon kağıdı ve altında 3-5 tane fotoğraf. Aramaya gelen ve ayakta duran “Ayata”nın kucağında bir kadın, iki-üç kadın ve iki-üç erkek, masada içkiler, mezeler… Anlaşılıyor ki, bir pavyonda çekilmiş, birkaç erkeğin öpüşürken yüzü gözükmüyor ya, fotoğrafta 4ncü 5nci kişi bizim Esenboğa Gümrük Muhafaza Müdürü “Necmettin Dede.”

Yeniden tutanaklar, memurlara uyarılar, saatlerin paketlerinde yine aynı adreslere baktım ve aramayı bitirdim. Ayata ve çalışanlarına uyarı da bulundum. “Sakın ha! Konuşmayın, başınız belaya girer” dedim.

Ertesi günü karbon kağıtlarının hepsini inceledim. Konşimentolar Ankara’da yazılmış, numaralarından 8-10 ay öncesine kadar gümrükteki konşimentoları, bu karbonları kullanılarak, düzenlenmiş bütün evrakları buldum.

GMC askeri kamyonet ile gelenlerin aynı kişiler olduğunu, konşimentoyu onların verdiğini, beyan tutanağıyla ambardan teslim alan imzaların da aynı subay ve astsubaylar olduğunu, hemen hemen aynı  saatlerde ambardan eşyaları çektiklerini, hatırladığım kadarıyla bu olayı 5-6 kez tekrarladıklarını tespit ettim.

Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na Teftiş Kurulu vasıtasıyla konşimentoları, personeli ve görevlendirme yazılarını sordum. Komutanlığın bilgisi yok, hepsi ekip tarafından düzenlenmiş ve “Ayata”larla birlikte çalışmışlar.

Kaçak saatlerin yurda kaçak girişini 5-6 sefer ile belgeleyebildik ise de; saatlerin miktar ve değerini de tespit edemedik. Kaçakçılıktan ambardaki mevcut saatlerle askeri personeli (askeri makamlarca sorgulanmak üzere) ve Ayataları Savcılığa verdim. Muayene memuru ve ambar memuru Ahmet Arıcı’nın da olayla ilgisi olmadığına dair detaylı cümleler kurdum, Esenboğa Gümrük Muhafaza  Müdürünü de görevden aldım.

Teftiş Kurulu bu soruşturmamdan çok memnun olmuştu. Ankara grubunun gerekliliği sanki ispatlanmıştı. 🙂 Bir iki hafta olmadı ki, Teftiş Kurulu Başkanı beni çağırdı. İstasyondan, Opera karşısındaki ana binaya yürüyerek geldim. Başkan “Seni Bakan çağırıyor” dedi. “Efendim konu ne? Ne için çağırmış? Ne konuşmam gerekiyor?” gibi sorular sordum. Başkan (sanırım Necati Küçükmeriç) cevap vermedi, çıktım, birkaç oda ötedeki Bakanlık Makamına geçtim.

İstanbul Bahçelievler semtinde sıradan bir mahalle, oteli olan Güneş Otel o zamnlar çok ünlü idi. CHP’liler “11”ler denilecek Adalet Partisinin ve Bağımsızların milletvekillerini yönlendirerek, Demirel hükümetini düşürüp Ecevit’in başkanlığında yeni hükümet kurmuşlardı. (1978 Ocak ayı olmalıydı) Amaçları MHP’nin ülkede ve devlet düzeninde yarattığı tahribatı gidermek ve Devlet düzenini yeniden kurmak olunca “11’lere” çeşitli bakanlıklar verdiler. “11”lerin içinde en popüler Faruk Sükan’dı, başbakan yardımcısı idi. Şerafettin Elçi (İmar iskan Bakanı), Hilmi İşgüzar (Çalışma Bakanı), Tuncay Mataracı (Gümrük, Tekel Bakanı) olmuşlardı. Bir ikisi hariç birkaç ay içinde yolsuzluklara karışmış, Bakanımız Tuncay Mataracı’da gönül işleri ve gazinolar ile gazetelere manşet olmuştu.

Gümrük Tekel eski bakanı Gün Sazak döneminde, müfettiş gibi görev verilerek, gümrük kontrolörleri ihdas edilmiş ve 25-30 bıçkın ülkücü kapılara dağıtılmıştı, işte bunları tasfiye etmek için Teoman Yayın Müsteşar, Ecevit’in çok güvendiği Abbas Kılıç ta Tuncay Mataracı’nın yanına özel kalem müdürü yapılmıştı. (ileride benim çok iyi dostum ve arkadaşım olacak)

Geçtiğimiz hafta (17.12.2020 tarihinde) vefat eden, Tuncay Mataracı’nın özel kalem müdürü Abbas Kılıç beni makama davet etti. Odaya girdim. Hoş geldin bile demeden “Sen Necmettin’i neden görevden aldın? Derhal iade et” dedi. Ben de “Sayın Bakanım, biz görevden alırız, ancak siz Bakan olarak isterseniz iade edebilirsiniz” dedim. Sonra öğrendim ki; “Ayata”lar büyük bir aile imiş, politika ve Adalet Partisi ile içli dışlı imişler. “Bana dosyayı getir” dedi, odadan çıktım. Teftiş Kurulu’ndan yazdığım dosyayı aldım, hemen karıştırdım, fotoğrafların olduğu sayfaya parmağımı koydum. Tekrar Makama döndüm. Bakan “Nereye yazacağım” dedi. Ben de, Bakanlığın nasıl göreve iade ettiğini bilmediğimi söyledim. Ancak parmağımla tuttuğum sayfayı açtım. Fotoğrafları görmesini sağladım, göz ucuyla baktı. Necmettin, Ayata ve (sonradan öğreneceğiz ki; askeri ekibin başı) albayın resimlerine gözü takılı kaldı. “Sayın Bakanım dosya Savcılıktadır” dedim.  O zamanlar kaçakçılık raporları Bakanlığa (Teftiş Kurulu Başkanlığına) verilmeden önce müfettiş tarafından Savcılığa verilirdi, yüzüme baktı. Kendisi de her gün gazetelerde, pavyonlardaki fotoğraflarıyla gazetelerde görülürse de, ses çıkarmadı “dosyayı Başkanlığa götür” dedi.

Bugünkü yönetenleri görünce kendini rahmetle yadediyorum.

O zamanlar da, siyasette ancak böyle küçük işler oluyordu. 1970-1980 yıllarında, Hakim, Savcı, Teftiş Kurulu Başkanı, Müfettiş, Bakan, Müsteşar bunlar adaleti temsil, Devleti tesis edenler idi.

Aynı kanunlar küçük değişikliklerle günümüzde de yine yürürlükte, ancak bunları uygulayanların, bunları sahiplenenlerin yine makamları var, kendileri çok değiştiler ve siyasi oldular. Günümüzde Devlet hacmen ve cismen belki büyüdü gözükse de, özünde küçüldü, saygınlığı kalmadı. Çünkü onu bugün temsil edenler, bugün olmayan eski daktilo ve karbon kağıtları gibi, aslında yoklar.

Nadir Elibol

Ankara, 30.12.2020

(Tuncay Mataracı’ya ithafen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.